Seherden leyle bir gün

 

Ufkun kızıla boyandığı saatten biraz önce uyandı. En sevdiği vakitlerdendi. Serin bir abdest alıp doğuya bakan odaya geçti. Pencereye yakın duran iğde ağaçları çiçek açmıştı. Pencereyi açtı, o enfes koku içeriye doluştu. Bu saatlerde baharın kokusu daha temiz ve etkileyiciydi.

Sessizdi yeryüzü, doğanın sesi de rahatsız edici değildi. Zira fark edemediği ama hissedebildiği zikrullah vardı doğada, büyükler öyle derdi.

 Seher vaktini kendine sahip olabilme iradesine ulaşabilmek için şahsi hayatına ayırmaya gayret ediyordu. Bazen notlar aldığı kara kalemle yazılmış defterini aldı.  Tek sayfalık notlara baktı. Bazı yazıların üzerinde resim yapar gibi çok bastırılmış ve gözüne sokmak, kalbine saplamak istercesine bir yerine ok çekmişti. Yazı kara kalem resmi gibiydi. Kara kalem bir ok, yine gamsız kalbine saplandı; “Âdemoğlu gamsız olamaz,  gamsız olana da âdem denmez!” Duraksadı. Gam yükü o kadar kolay taşınır bir yük değildi... 

Çevirdi sayfayı, kolaycılığı tercih etmenin akıbetini anlatan kara kalem bir ok daha; “isterseniz zor olmayana talip olun, o zaman görün sonunuzu!” Bu okların tembel bedenine ağır geldiğini biliyordu. Lakin oklardan kaçmak kalp ocağından nasipsiz kalmaktı. ‘İnsan olmanın ve insan kalmanın madenine’ kalp ocağına düşen okların uyarısıyla ulaşılacağını da biliyordu.

Doğrulup işe gitmek için çıktı. Dışarda insan sayısı kadar farklı insan vardı, bazıları aynı yöne gitseler de her biri ayrı bir dünyaydı. Bazen gördüğü deliyle karşılaştı yine. Sürekli gülüyordu bu adam. Deli değilmiş eskiden, uzundu hikâyesi. Hikâyesi değildi zaten onu ilgilendiren. Onu ilgilendiren gelip geçenlere bakıp sürekli gülmesiydi. Unuttuklarımıza mı gülüyordu, koşuşan insanların anlamsız telaşelerine mi yoksa onu kendimizden alçakta görüp deli deyişimize mi? Bilmiyordu neden güldüğünü ama onu her gördüğünde bu sürekli kahkahayla gülüşünü çok anlamlı buluyordu. ‘Sensin deli’ diyordu o durmayan kahkahalar. Aslında ağlıyordu bu deli; gülüşlerimize, aldanışlarımıza, dünyevi telaşelerimize ağlıyordu. Dünyevi hayallere gülüp geçmediğimiz için gülüyordu bize. Bazen insanların yanına sokulup ‘sıkıştırıyorlar mı?’ deyip gülmeye devam ediyordu. Bu soruyu bu deliye sorduran Allah bize neyi işaret ediyordu acaba? 

Bir defasında da Eyüp Sultan camisinin önünde sessizce etrafı süzen biri dikkatini çekmiş, yanındakine kim olduğunu sormuştu. Sürekli burada böyle beklermiş. Çok lüzumlu görmediği merakıyla saçı sakalı birbirine karışmış bu tuhaf adama yaklaşıp ne yapıyorsun diye sormuştu. ‘İşine bak sen’ demişti o da. Tokat gibi inmişti boşluğuna bu söz. ‘İşine bak sen…’ Boş sözlerin, anlamsız bakışların, gayesiz adımların hesabını hatırlatmıştı o pejmurde kılıklı adam.

Yürüme mesafesinde olan işyerine gelmiş, bilgisayarın açma düğmesine dokunmuştu. O arada gazetelere göz atayım dedi içinden. Sayfaların başlıklarına bakıp geçiyordu. Ülke gündemi, dünya, politika, ekonomi ve yorumlar. Genelde acı ifadeler olurdu gazetelerde. Gazete okurken gülümsediğini nadiren hatırlıyordu. Mutluluğun, mutluluk veren şeylerin haberini yapmak sanırım insana ilginç gelmiyordu. İnsanoğlu doğarken ağlamaya hevesli doğmuştu sanki… Gazeteleri bırakıp işe koyuldu…

Güneş ikindiden akşama yol alırken kapıyı çekip çıktı işyerinden. Akşam bir programa yetişecekti. Arabaya binip yola koyuldu. Trafik kalabalıktı. Sabah ki telaşe şimdi de vardı. Kırmızı ışıkta beklerken yaya geçidinden geçen insanların sanki hepsinin çok acelesi vardı. Arkadan sinirli korna sesiyle yeşilin kendine yandığını fark etti. Kornayı basana içten içe söylendi. Çok çalışkanmışız gibi nedense trafikte fazlaca agresif oluyoruz diye düşündü. Sanki her işimizde böyle aceleciyiz. Sanki her saniyemizi çok değerli kullanıyoruz. Kısacık ömrüne sonsuz hazları tattırmak isteyen insanın, yetişmesi mümkün olmayan heveslerine kavuşma hırsı hiddetli yapıyordu onu. Her şeye yeteceğini/yetişeceğini düşünen insana acizliğini anlayacağı başka âlemde sorulacaktı belki de; neyine yetmedi dünya, neyine yetmedi de buraya geldin..? Oo bu çok acı bir soruydu. Her şeyine yeteceğini düşündüğü dünyanın ‘zaman’la çok dostluğu varmış meğer… 

Program bitmiş eve dönüyordu. Geldiği zamanki gibi değildi trafik. Radyoyu açtı, gönle düşen nağmelerle eve varmıştı. Saat geceye doğru ilerliyordu. Bir gün daha geçmişti. Çocuklar uyuyordu. Kendisi de bir şey yapmadan yatağa uzandı. Ellerini birbirine kenetleyip başının altına koydu. Gece lambasının loşluğunda tavana dikti yorgun gözlerini. Günü düşündü. Çok sıradanlaştırıldığını düşündüğü bir soru sordu kendine; ‘bugün Allah için ne yaptın?’ Yâda şeytan için ne yapmadın? Yani sonsuz ömrün için... Çok önemliydi bu soru: Her gün insan olmanın ve insan kalmanın madenine ulaşma yolunda ‘Bugün Allah için ne yaptın?’

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.