Poşetli Dede ve Korona

Koşmak istiyorum. Bir yerden kaçmak için değil. Bir yere ulaşmak için de değil. Çıkış ya da varış noktası yok, bu işin içinde. Sadece koşmak işte. Eylemin kendisi. Öyle bir rüya görüyorum. Ya da belki bir düş. Ecnebilerin ‘gündüz düşü’ dediklerinden. Yani irade dışında gelişen, kasıtsız bir şekilde seyir halindeyim yalnızca kendimi. O isteğimi. O an koşmak istiyorum, gördüğüm kadarıyla. Hepsi bu.

Fakat beni tutan, engelleyen bir bağ var ayaklarımda. Üzerimden bastıran semanın ağırlığı ve bir yandan da hep aşağıya doğru çeken malum yer çekimi. Tonlarca yüküm var yani. Bu beden ve varlık, koşmama engel olan şeyin ta kendisi. Biliyorum.

‘Özgürleşme arzusu’ olsa gerek, bu rüyanın ya da düşün tabiri. Bu arzumu mantıklı buluyorum uyandığımda ya da kendime geldiğimde. E, ‘evdekal’maktan usanmış kız kurularına dönmedik mi hepimiz? Düğün ne zaman peki? Bize bir koca lazım, o da hemen lazım!

Düşünüyorum da… Sorun, evde kalmak da değil galiba. Dışarıdaki sükûnet ve tenhalık ürkütüyor insanı. Beni. Dört duvarın manasını yitirmesinden, zaten onun dışının da bir açık hava hapishanesine dönmesinden bezginim. Eve giren market poşetlerini bile sinsi birer ajan olarak görmekten yılgınım. Kolonyayı tam olarak nerelere boca etmeli?

Hoş, bir virüs, sonuçta kendi içinde bir hayata sahip olan olmaz olasıca bir varlık, eşyaların üzerini yurt edinebilir mi acaba kendisine? Edinebilirse, kaç dakika, saat ya da gün? Kör cehaletimizi, medyanın ışığıyla aydınlatmaya çalışıyoruz bu ara hepimiz. Gözümüz, bilim insanlarının açıklamalarında.

Sahi, ne zaman biter? Pek yakında “iğne orucu bozar mı?” tadındaki bir klişeye benzeyecek gibi duran bu esas soru(muz) umulur ki, Ramazan Ayı’nda da hala soruluyor olmaz, bu arada.

Koşma arzumun önündeki esas ayak bağının, ayaklarımın, bedenimin ve varlığımın ta kendileri olduğunu söylemiştim. Oraya döneyim. Değil mi ki bu beden, hadi benimkini boş verin de, o dağ gibi koca koca adamların bedenleri, mini minnacık bir virüsün galebe çalabildiği kolay lokmalara dönüşebiliyor? Bahsettiğim rüya ya da düşteki, üzerimden bastıran ve aşağımdan çeken ağırlığın sebebi, bundan dolayı olsa gerek…

Beden demek, her an hastalanabilmek demek çünkü. Ağırlık demek. Yukarıdaki gökyüzü ağırlığını ve ayakların altında da yeryüzünü taşımak demek. Cennet değil ki burası; öyle latif ve süptil, kutlu bir şeye dönüşebilesin! Burası Dünya. Şartlar bunlar. Canın isterse!

İstiyor da gerçi… Yaşama içgüdüsü ne büyük, kuvvetli ve sihirli bir mıknatıssa artık, sürekli yeryüzüne çekip oraya bağlı kılmak istiyor. Mutlak bir koşuyu engelleyen bacakları ve uçmayı engelleyen bütün ağırlıkları da istiyor insan. Yukarıdan, aşağıdan…

O dediğim market poşetleri beni sinirlendiriyor yalnız en çok. Evin dışından içeriye giren her bir şey, ölümcül güçteki gizli ve küçük Ninjalara dönüşüyor, gözümde. O kadar küçükler ki, bulup da haklamak neredeyse imkansız, onları. 

Ve dört duvarımı geri istiyorum. İç’in ve dış’ın birbirlerinden ayrı ve çok farklı mekanlar olmalarını istiyorum çünkü. 

Poşetleri, Konya’nın meşhur Rahmetli Poşetli Dede’si gibi üzerime giysi yapıp giymek ve şimdiki bütün vehimlerimle alay etmek istiyorum!!! Belki o poşetlerin, rüyamdaki ya da düşümdeki o koşuya daha hazır hale getirebileceğini sanıyorum, beni.

NOT: Yazıda genel bir bütünsüzlük var. Anlamda kesiklik ve kopukluklar mevcut. Fakat bugünlerde, bütünlüklü ve akışkan bir şeyler yazabilmek mümkün mü? O değil de, Haziran’da biter mi peki?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum