Müziğin ettiği

Müziğin ‘dirilten’ sihirli bir gücü vardı sanki. Geçmişin tozlu çekmecelerine kaldırıp kilitlediği hatıraların sol anahtarı ve topu topu birkaç notanın farklı varyasyonunun bir araya gelmesiyle oluşan envai türlü bestenin hayret veren tarafı… Hele bir de bunlara tuz biber gibi eklenen vurucu sözler vardı. Bir de üst üste ‘tam da o şarkılar’ çalınıyordu bir yerlerde.

Artık fosilleşmiş olan anıları yeniden hayat bulur gibi oldu sonra onun da. Tabi lanetli bir dirilişti bu. Zombiler üzerine hücum edip onu taciz etmeye başlamışlardı bile çoktan. Unutmak istediği her ne varsa hepsinin bir bir yeniden doğuşuna şahitlik ediyordu. Bir de mırıldanarak eşlik ediyordu bu şarkılara kendi kendine, istemsizce. Hani dışarıdan baksalar, onun halinden memnun olduğunu bile söyleyebilirlerdi. Dışarıdan bakmak, gerçeği ve iç yüzü görebilmek konusunda o kadar kıymetsiz ve anlam taşımayan bir eylemdi zaten.

Zamanı geriye saran ve o anki mekanı tamamen yıkıp silen şarkılardan, yani müziğin bu büyük gücünden ve yetisinden haberdar olanların sayısı, yüzdelik bir orana yansıtıldığında belki hesaba bile girmeyecek azlıktaydı. Azınlıktaydı. Yoksa herkes her şarkıyı bu kadar tepkisizce dinleyip geçiyor olamazdı. Müziğe karşı bu kadar korkusuz, sert ve sarsılmaz durabilmek, kalpleri ancak biraz katı olanlara özgü olabilirdi. Yani o yüzdelik payın -neredeyse- tamamını oluşturanlara. İşte İdil’in yaşadığı bu birkaç dakikalık kesitten söz edeceğim. (Adı tabi ki İdil olacaktı bu arada. Yani bir kadın ismi. Çünkü bu duyarlılık, hassaslık ve incelmişlik, ancak bir kadının kalbine hastır)

Söz konusu olan o şarkılar, bizim o mimli ve sabıkalı şarkılar hani, onlar çalındıkça iç dünyasında sürekli alt edilip mağlup düşüyordu İdil. Bir savaşta olduğu gibi. Bir istila demek daha doğru belki buna aslında. Çünkü savaşı savaş yapan en azından iki taraf; iki karşıt güç vardır. İdil ise bu durumda sadece mütecaviz bir girişimin kurbanı gibiydi. Tek taraflı bir durumdu bu, o halde.

Sol anahtarlarını kırıp bükecek, yani müziğin sesine müdahale edebilecek bir pozisyonda da değildi o sırada. Şarkıları çalan da kendisi değildi, sesi kapatabilecek durumda olan da. Edilgence bir maruziyet vardı ortada kısacası.

Bizim bu şarkıların hemen ucuna eklenmiş, öyle duraksız ve aralıksız bir halde de, tamamen farklı telden çalmaya başlayan müzik, İdil’i girmiş olduğu o derin ve karanlık ruh halinden aniden çekip çıkarttı sonra. Vurgun yemiş gibi oldu. Bir anda oyun havası çalmaya başladı çünkü. Oyun havası, evet. Öyle neşeli, kıvrak ve oynak bir atmosfer sardı ki dört bir yanı sonra… Yüzünü bir görseydiniz! Neye uğradığını bu kadar şaşırmış olan başka bir insan daha olamazdı yeryüzünde herhalde o an.

İzledi. Bir süreliğine çevresini izledi sonra. Oturdukları yerden, oturdukları yeri ayağıyla iterek aniden fırlayanları gördü. “Hadi kalk, kalk!” … 9 8’lik bir neşe ve coşku sardı her yeri.

Geniş kalçaların en fazla işe yarayıp anlam bulduğu yer ve zamanın tam kesişim noktasında bulunuyordu o sırada. Hayret! Arkadaşlarının meğer ne kadar iyi birer oryantalci olduğunu görüp anladı o sırada. Vurgun yiyen falan da yoktu onun gibi üstelik. Az önceki savaşı ve tacizi yaşayan tek kişi, kendisiydi yine.

Oyun havasında biraz soluklanıp nefes almayı umdu, o birkaç dakikanın sonunda. Dip derinlerden ansızın çıkışın yol açtığı vurgun, kalbini bir hayli yorup tüketse de, birkaç dans hareketi öğrenmeyi istedi arkadaşlarından.

Öğrendi de. Geride bıraktığı o kısa zaman dilimine kalça kıvırdı.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.