MERHABA İVRİZ

Arka camında ağlayan çocuk resmi olan bir otobüsle başlıyor yolculuğumuz. Hangi yöne dahi gideceğimizi bilmeden, ılık bir sonbahar günü, hayallere yelken açıyoruz.

**

Neresindeydik haritanın, nereye kurmuşlardı bu okulu, dünyanın neresine savurmuştu kader bizi? Çevresinde ne bir köy, ne bir kasaba? Güneş nereden doğup, nereden batacaktı? Toros Dağları’nın eteğine, Ereğli’nin verimli topraklarını harcamamak için, yeşilin bitip kıraç toprakların başladığı yere, binaları kerhen iliştirivermişlerdi sanki.

**

Köylerimizden bu kadar uzağa belki de ilk çıkışımız. Henüz 10-11 yaşındayız. Zaman ve mekân kavramı bile somutlaşmamış henüz körpe dimağlarımızda. Babalarımız bir akşamüstü bizi bırakıp, görünmeden kayboluvermiş.

**

Bozkırın bu kıracını yeşillendirmek için umutla savuruvermişler bizi. Yaşaran gözlerini bize göstermeden. Tohumlar patlasın; fidan olsun, dal olsun, ağaç olsun diye. Öğretmenlerin ellerinde yeşersin; vatana umut olsun, ışık olsun umuduyla.

**

Nerede ders göreceğimizi, nerede yemek yiyeceğimizi, nerede yatıp nerede kalkacağımızı bile bilmiyoruz. Adlarını dahi henüz öğrenemediğimiz, bize kılavuz olmak için bekleyen öğretmenlerimize güveniyoruz.

Şanslı olanların hemşehrileri var, dertleşebilecekleri. Birbirlerine destek olup daha güçlü durmalarını sağlayacak. Tanıdığı, üst sınıflarda köylüsü, hemşehrisi olmayanlar, dokunsak ağlayıverecekmişçesine inadına yalnız, inadına mahzun duruyorlar.

Ağlayanlar oluyor; ana, baba, kardeş hasretine dayanamayıp. Bu zorlu hayata başlamadan bırakacaklar diye korkuyoruz. Belki de bırakanlar var. Gelip geri dönenler var. Çevremize o kadar yabancıyız ki onlardan bile haberimiz olmuyor.

**

En kötüsü de akşamlar. Demir dolaplı, demir ranzalı yatakhanenin ışığı sönünce, Toros Dağları’ndan aşağıya doğru bir hüzün akıp çöküveriyor üzerimizde. Hüzün o kadar yoğun ki elle tutulur hale geliyor. “Biter mi bu altı yıl?” diye geçiyor içimizden. Altı sene, koskoca altı sene. Şimdiye kadar yaşadığımız ömrün yarısından çok.

**

Dersler ve etüdlerden artakalan zamanlarda tanımaya başlıyoruz bu terk edilmiş, adeta kaderiyle baş başa bırakılmış yeri. Tanıyor, tanıdıkça sevmeye başlıyoruz.

Yavaş yavaş alışıyoruz bu keşmekeşe. Neye alışamaz ki insanoğlu? Öğretmenler ve birbirimizin desteğiyle tutunuyoruz bu yeni hayatımıza. Çoğunluğu Konya’nın köylerinden olmak üzere civar illerden de gelenlerle kaynaşıveriyoruz hemencecik. Kendimiz küçük olsak da yüreklerimiz içine herkesi sığdıracak kadar kocaman. Yeni dostluklar, bitmeyecek arkadaşlıklar, kardeşlikler kuruluveriyor hesapsızca.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar