Kırılan Kalemim

 

Bu haftalık, yazarın tatilde olmasını fırsat bilip kalemini ondan rica ettim. Sağ olsun kırmadı. Yalnız benim kalemim, bir yerlerde kırıldı. Başkasının kararıyla. Annemin. Bundan bahsedecektim, yazma kabiliyetim pek olmasa da. Lütfen idare edin ve okumaya devam edin.

42 yaşındayım. İsmim Veli. Çünkü ikiz kardeşimin adı Ali. Hani aslolan Ali’ymiş de, Veli de ona uysun diye verilmiş bir isim gibi. Hep arka planda kalışım ve biraz silik bir karakter oluşum, daha o zamanlardan belliymiş sanki. Kaderin cilvesi. Size annemden, boşandığım eski eşimden ve bu durumla gizli ama büyük bir bağının bulunduğuna sonradan kanaat getirdiğim Başak Abla’dan söz edeceğim. Önce annem…

Annem kara çarşaf giyerdi. Peçesi de vardı. Kendi kararına kalsa babam da cübbe ve sarıkla gezerdi ama o memurdu işte. İşe o şekilde gidemezdi. Yoksa babam da annemin erkek versiyonuydu işte. Onu anlatmak istedim. Gayet kapalı, mutaassıp bir ailede büyüdüm kısacası, kız kardeşimin de 8 yaşında kapandığı.

Annem baş örtüsüz kadınlardan hiç hoşlanmaz, hepsine takacak bir kulp bulurdu illa ki. O kişiyi sevmemesinin sebebi olarak onun ‘açık’lığını söylemezdi, açık açık. Kimisi kendini beğenmiş, kimisi kötü niyetli, kimisine de ‘nedense’ hiç ısınamamış falan olurdu, sözde. Tabi ben anlardım esas sorunun ne olduğunu ama ağzımı açmak ne kelime! Baskın ve inatçı kadındı. Babam dahil evdeki herkes ayağını mutlaka denk alırdı ona karşı.

Tabi şimdi hep kötülüyor gibi oldum anneciğimi. Fakat çocukluğumda onu ne kadar çok sevdiğimi anlatmama da gerek yok zaten, değil mi? Annesini sevmeyen evlat var mıdır? Lakin konumuz bu değil şimdi. Başak Abla var sırada bekleyen…

Çok sonraları öğrendim ki, meğer basbayağı teyze diye hitap edebileceğim yaştaymış, Başak Abla. Annemden daha büyükmüş. Helal olsun. Tabi bu durumda, onun annemden 10 15 yaş daha büyük evlenmesinin de payı olacak. Sitenin bahçesinde diğer çocuklarla beraber bisiklet turu atarken, onu da oralarda yürüyüş yaparken görürdüm hemen her akşam üstü. Birkaç sene süren bir durumdu bu. Beline kadar sapsarı saçları vardı, 10 yaşındayken onu ilk gördüğümde. Beni görünce “Velii!” diyerek selam verir ve oradan buradan konuşacak bir konu mutlaka bulurdu. Okul ile ilgili, diğer çocuklarla ilgili, havalarla ilgili falan işte. İkizim Ali ile ikimizi aynı anda görünce, öncelik hep benim olurdu. Ali-Veli değil, Veli-Ali idik biz onun için.

Ailem abur cubur yememizi bana ve kardeşlerime kesinlikle yasaklamıştı bir de. Sağlığımız için. Bu yüzden büyük bir merak ve açlık duyuyordum neredeyse her çocuğun elinde gördüğüm albenili, ışıltılı ve leziz şeylere karşı. Başak Abla’nın küçük bir çocuğu vardı bu arada, söylemeyi unutmuşum. Ona aldığı o atıştırmalıklardan bazen bana da verirdi. Onu böyle seviyor oluşumun içinde, kesinlikle bu gizli hediyeler de vardı. Tabi anneme ne bu kaçamak yiyeceklerden ne de Başak Abla’dan bahsetmezdim. Yalnız evin penceresinden bakarken bazen görürdü bizi. Yan yana. Akşamında, “Sevmiyorum Başak’ı anlamıyor musun, uzak dur ondan!” gibi şeyler söylerdi.

Birkaç sene sonra oradan taşındılar, Başak Ablalar. Başka bir şehre. Annem derin bir nefes aldı. Onun gidişinden sebep yaşadığım duygusallığı anlatmayacağım şimdi. Başak abla apayrı bir yazının hatta kitabın konusu olabilir benim için. Sırada, 20 yaşındayken evlendiğim eski eşim var.

Bahar ile ilk görüşte aşk yaşamıştık. Çok güzeldi. Beline kadar uzanan sapsarı saçları vardı. Güneş ışığının altında pırıl pırıl parlayan buğday tarlalarını andırırdı saçları. Kurduğumuz sevgi dolu ilişki, fazla beklemeden evlilikle taçlanmıştı. Kraliçem olmuştu artık. Olmuştu, olmuştu ama annem onunla evlenmemi kesinlikle istememişti başta. Fakat çok seviyordum. Hayatımda anneme karşı ilk kez okuduğum düğün meydanımdı benim, Bahar. Lakin ne yazık ki, mahkemeye sunulan şiddetli

geçimsizlik ve kişilik çatışmaları gibi sebeplerle, yani benim de şimdi fazla detay vermek istemediğim nedenlerle boşandık, Bahar’la. Birbirimize gerçekten zarar vermeye başlamıştık artık çünkü. Yaş 30’a gelmeden önce belki yeni hayatlar kurabilirdik kendimize. Erken yaşta evlenmenin olanak tanıdığı manevra kabiliyetiyle birlikte, girdiğimiz yol ayrımından farklı yönlere doğru yöneldik, kısacası. Yeterince tanımadan evlenmiştik, yalnızca dış görünüşün çekimine kapılarak. Tekrar evlenip anne olduğunu duydum onun. Bense, herhalde fazla duygusallığımdan olsa gerek, ikinci bir riski asla almak istemedim. Risk, evet…

Annemin “ben sana dememiş miydim?” leri, evet sırf bu tavrı, yıllar içinde birazcık uzaklaştırdı beni ondan. Zaten o da kendini, ikizim Ali’nin ve kız kardeşimin çocuklarıyla ilgilenmeye vermişti. Torunlarıyla. Ben de yurtdışında iyi bir iş buldum ve taşındım. Fakat Başak Abla…

Yıllardır onu görmüyor olmama rağmen, nikahımda yanımdaydı. Soyut varlığıyla ve bu soyutluğuna rağmen yine de sapsarı olan uzun saçlarıyla… Bahar ile ne de çok benziyorlarmış meğer! Onları ilk kez yan yana görünce, ufak ama sarsıcı bir şok yaşamıştım bu benzerliğin karşısında! Onu benden başka gören olmasa da, nikah şahidimdi aslında Başak Abla. Düğün hediyesi olarak ceketime abur cubur iliştirip takmıştı bir sürü. Takılan hiçbir altın daha değerli olamazdı!

Ha bir de imzamı, kırık bir kalemle atmıştım nikah defterine. Annemin kırdığı kalemle…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.