Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

Havuz problemi

İnsanoğlunun mizacı, güç tutkusu, harisliği fazla değişmiyor galiba. Tarih okumalarında, bu olgu net görülüp, kişiye değişik pencereler açıyor.

Fakat bazen de hoş(!) manzaralı gezintilerle, neredeyse masal diyarlarına götürüp bırakıyor.

Mesela bunlardan birinde; Abbasi halifelerinden Muktedir-billah’ın itibarlı(!) sarayı oldukça ilgimi çekti. Bahçelerden müteşekkil, geniş bir alanın içerisine kurulan saray, Avusturyalı şarkiyatçı ve tarihçi Joseph Von Hammer(1774-1856) tarafından şöyle anlatılıyor:

“Büyük bir girişin ortasında, iki büyük havuzun yanında her birinin on sekiz anadalı

 ve çok sayıda küçük dalı bulunan altın ve gümüşten iki ağaç bulunur. Bu ağaçlardan her birinin dallarında meyveler ve kuşlar vardı. Kuşların farklı tüyleri değişik kıymetli taşlarla taklit edilmişti ve mekanik bir düzeneğin meydana getirdiği dalların hareketiyle melodik sesler çıkarıyorlardı. Diğer ağaçta ise üstleri altın ve inciyle bezeli, verilen işaretle birlikte hareket eden yalın kılıç on beş atlı figürü vardı.(…)

Sarayın önünde bölükler halinde dizilmiş yüz atmış bin adam vardı; kapıkulları altın kemerleri ile göz kamaştırıyordu; girişi üç bini beyaz kalanı siyah kıyafetli yedi bin hadım kuşatmıştı ve hemen kapıda yedi yüz mabeyinci vardı.  Dicle Nehri üzerinde bayrakları sancakları ipekten, yaldızlı kayıklar ve mavnalar yüzüyordu. Sarayın duvarlarında otuz sekiz bin halı ve kilim asılıydı, bunların on iki bin beş yüzü altın işlemeliydi ve yerler yirmi iki bin zengin mefruşat parçası ile kaplıydı. Altın zincirlerle bakıcıları tarafından zapt edilen yüz aslan davul ve düdük sesi, borazanların ötüşü ve tamtamların gümbürdemesiyle hep birlikte kükrüyorlardı. (…)

Oysa askeri güç artık haşmet ve ihtişamla mütenasip değildi.” (Doğu Kaynaklarından Haşhaşilerin Esrarlı Tarihi, Çeviren ve Hazırlayan: Ahmet Aydoğan, Say Yayınları, 2017, sf. 313-315)

Ve devletteki zeval, çöküş dönemi devam ediyordu. Moğol ordusu kapıdaydı. Nitekim

1258’de Cengiz Han’ın torunu Hülagu tarafından Bağdat yıkılacak, Abbasî Devleti’nin sonu gelecektir.

            Hülagu’nun zulmüne, savaş hileleri ve gaddarlığına yer vermeyeceğiz.

Ancak aymazlık o derecedeydi ki, Halife Mustasım; aksi yöndeki ikazlara rağmen, İbn Elkami gibi hainlerin tavsiyelerine uyarak, Moğol tehlikesinden güvende olduğuna inanmış; ordunun gücünü, asker sayısını azaltmış;  kendini miskinlik ve sefahate vurmuştu.

Sonra kaçınılmaz akıbet başa geldi…

Ne yazık ki, Moğollarca, dört gün boyunca yağmalanan şehir öylesine zengindi ki; “.. Fars ve Çin işi altın işlemeli dokumalar, Arap atları, Mısır katırları, her iki cinsten Rum ve Habeşistanlı köleler, sikke ve külçe altın, gümüş, inciler ve değerli taşlar o kadar büyük miktarı bulmuştu ki sıradan bir er hatta ordu kumandanlarından veya hanın kendisinden bile daha zengin hale gelmişti. Hal böyleyken halife sarayının hazinelerine dokunulmamış, bunlar Hanın(Hülagu’nun) kendisine bırakılmıştı.

(…) Sarayda, Hülagu’nun bütün hazinelerin getirilmesi emri üzerine, “iki bin pahalı elbise, on bin duka altını, çok sayıda mücevher çıkarıldı. Han bunlara göz atmaya bile tenezzül etmeksizin maiyetine dağıttı ve ardından halife Mustasım’a şu sözlerle döndü:

“Senin amme hazinen benim hizmetkârlarıma ait; şimdi hususî hazinelerini çıkar bakalım.”

“…Hilafet tarihinde ziyadesiyle meşhur iki hazine havuzu bulundu. Bunların ikisi de yüz miskal ağırlığında altın kalıplarıyla doluydu. (….) Halifelerden Mustansır, bu altını faydalı müesseselerin tesisinde harcamış ve ismini ölümsüzleştirmişti. Bunların arasında bilhassa kendi adıyla ünlü medrese, Mustansıriye ve ayrıca Ümmül Medaris, yani Medreselerin Anası gelir.

Hâlbuki Mustasım, büyük bir tamah ile altın yığmıştı. Hülagu’nun ona olan sözleri ibret vericiydi:

“Yenilir bir eşya olmadığına göre neden seni savunsun diye orduna vermedin veya beni hoşnut etmek için ordumun önüne koymadın?”

Neticede Halife bütün çabalarına rağmen öldürüldü, Bağdat’ın yağma ve talanı onun ölümünden sonra kırk gün daha sürdü, nihayet vahşiler yorgunluktan kılıçlarını bırakıncaya kadar…” (sf. 322-325)

İsraf, lüks, cehalet, meskenet ve habaset tabloları, günümüzde de sürüyor.

Maddî-manevî hazineleri menfaatine, ihtiraslarına harcayan; zâtını azametli benliğine adamış,  envaiçeşit güdüme açık yöneticiler, her devirde bulunuyor.

Mustasım, bir anlamda, belki de yaptırdığı havuzda boğulmuştu.

Düşünmeli ki.. görkemli havuzların(!) suyu nereden geliyor; havuz başını kimler tutuyor, kimler havuzlarda yüzüyor.

 Dolan havuzlar, nereye dağılıp, hangi kanallarla boşalıyor?

 Kim bilir, “Devasa havuzlar”, yavuz hırsızlar mı?

Havuzları, enaniyetimiz, hırsımızla mı dolduruyoruz?

Havuzlar engel, aşmalı mı?

Herhalde asıl “havuz problemi” bu taraftadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum