Süleyman Küçük

Süleyman Küçük

Demokratik popülist otorite

Memleketimizde hangi siyasi iktidar işbaşına gelirse gelsin bir süre sonra muhalefet partileri iktidar partisinin seçimlerde elde ettiği yönetim gücünü elde tutabilmek için eninde sonunda popülizme kaydığı ve bunun sonucu olarak da otoriterleştiği iddiasında bulunur.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1920’li yıllarda başlayan tek parti rejiminden başlayarak 1950’lerde DP ile çok partili hayata geçtikten itibaren dile getirilmeye başlanan popülizm iddiası Türkiye’nin siyasetinde hep var ola gelmiştir.

Bu iddiadan yola çıktığımızda Demokrat Partinin düşürüldüğü 1960 ihtilali başta olmak üzere 12 Eylül den 28 Şubata kadar uzanan tüm askeri müdahalelerin de popülist davranışların sonucu olduğu birer vakıa olarak ortaya çıkar.

Bu sonucu delillendirmenin en kolay yolu popülizmin ne olduğunu ortaya koymaktır.

Esasında siyasetçilerin oy talep ettikleri insanlarla ilgili olan her şeyi onların istediği şekilde yüksek seviyeye çıkarma ve yüceltme eğilimi anlamına gelen popülizm maalesef kelime anlamının tam tersine bir düşünce şekli olarak uygulanmaktadır.

Bu tariften hareketle popülizme sokaktaki insanların yararına bir takım davranışlar sergileyen politik yağcılık da denilebilir.

Ancak uygulama özellikle de bizim ülkemizdeki popülist uygulamalar bu tarifin tam tersi şekilde olmaktadır.

Yani popülizm toplum yararına ve insanların isteklerinin bire bir uygulanması değil de toplumun kendi elleriyle seçtiği siyasetçiler eliyle insanların beklentilerinin aksine onların istek ve çıkarlarının yok sayılarak seçkin bir tabaka olarak görev yapan devlet organındaki görevliler tarafından kendi çıkarlarının var sayılmasıdır.

Bu anlamda popülist politikanın dini, milliyeti, ahlakı ve ideolojisi de yoktur.

1920 lerde Türk Milletini yaptırdığı devasa saraylarda yaşayarak kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen zalim Osmanlı Hanedanından kurtardığını iddia eden popülist politikacılarla, CHP nin içinden çıkmış olmasına rağmen CHP nin tek parti iktidarının din dışı uygulamalarını gündemde tutarak iktidar olan Demokrat Parti arasında bir fark yoktur.

İktidara muhalif olan insanları özellikle de üniversite gençliğini kıyma makinalarından geçiren zalim Demokrat Parti sultasından kurtararak hürriyete kavuşturduğunu iddia eden 1960 ihtilali ile yine güya insanları orta çağ karanlığına gömmek isteyen Necmeddin Erbakan Hocanın(rha) şeriat isteyen partisinden kurtaracağını iddia eden 28 Şubat post modern askeri darbe arasında çok fark var diyebilir misiniz?

Dar gelirli insanların güya ekonomik ve sosyal yaşantılarını vurgulayarak iktidara geldikten bir süre sonra 1960 ihtilalini destekleyen İsmet İnönü’ye karşı insanların önyargılarını ve duygusal nefretini kullanarak iktidarda kalmayı başaran Süleyman Demirel’in popülizmi ile 12 Eylül askeri darbesini yapan askerlerin gözbebeği olmasına rağmen yine insanların askeri vesayetten bir önce kurtulma isteklerini tahrik ederek iş başına gelen Turgut Özal’ın popülizminin farklı şeyler olduğunu söyleyebilir misiniz?

Siyasilerin popülist söylemlerinin belirli bir inanç, düşünce ve ideolojiye bağlı değildir dememizin sebebi tam olarak bu gerçeğin ortaya çıkmış olmasıdır.

Hala memleketimizde uygulanan siyasi ve ekonomik politikaların birbirinden farklı imiş gibi gösterilmesine rağmen son günlerde hem sağ cenahta, hem sol cenahta, hem de politik görüşünü muhafazakâr demokratlık olarak ifade eden siyasetçilerin iktidarlarını korumak için popülizme başvurduklarına inanmak istemeyenlerin var olması da tam da bu nedenledir.

Bir kere daha hatırlatmakta fayda var.

1920 lerin cumhuriyetindeki tek parti iktidarında yer almış olan siyasetçilerinin Türkiye’nin tam bağımsızlığına yönelik çalışmalarda bulundukları iddiası ile 2021 yılı cumhuriyetindeki tek parti iktidarında görev yapan siyasetçilerinin Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak bağımsızlığını kazanması yönünde çalışmalar yaptıklarını söylemeleri arasında bir fark var mıdır?

Biraz daha güncelleyecek olursak yukarıda bir miktar ifade etmeye çalıştığımız popülist söylemlerin sahiplerinin cumhuriyeti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olarak, iş başındaki yozlaşmış iktidar sahiplerinden ve onların yerli işbirlikçilerinden hatta ülkelerin iktidarlarını tayin eden yabancı ülkelerin küresel şirketlerin egemenliğinden kurtaracaklarını söylemelerinin de bir farkı yoktur.

Popülist söylemleri kullanan siyasetçilerin hemen hepsi ülkelerindeki işçi, köylü, memur ve küçük esnaftan oluşan seçmen kitlelerinden hangisine hitap etmeyi ve desteklerini almayı düşünüyor ve onların istekleri doğrultusunda rejim karşıtı olarak kabul edilen siyaseti ikame edeceklerini iddia etmiş olsalar da kurulu rejimi değiştiremeyeceklerini bildikleri için eylem söylem farkını ortaya koyarlar ve böylelikle sonuçta kendilerini bile ret etmiş olurlar.

Türkiye siyasetinin popülist otoriterliğe evirilen bu gerçeğini toplumdaki değişim taleplerini karşılama için iktidara geldiğini iddia eden tüm siyasi partilerde gördüğümüz gibi 4 Haziran 2018 seçimlerini kazanan cumhuriyetin iş başındaki son tek parti iktidarında da görmek mümkündür.

Dinci bir parti olmadıklarını söylemelerine rağmen muhafazakâr söylemleri siyaset malzemesi olarak kullanan bir partinin, ırkçılığa yol açacağı söylenen milliyetçi söylemler kullanan bir diğer partinin desteğine dayalı iktidarının popülist otoriter bir başkanlık rejimi olduğu iddiaları demokratik popülizmin bu toplumdaki varlığını devam ettirdiğinin en basit ispatıdır.

Demokratik popülist otoritenin varlığı veya test edilmesi maalesef çoğunlukla milletlerin aleyhine sonuç verdiği bilinmektedir.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum