Biraz da Melankoli Diyoruz

“Ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım…” diye bir şarkı çalıyor radyoda. Biliyorsunuzdur. Güzel şarkı. Fakat şarkıdaki o neşe ve coşkulu hayat sevgisi, o an için fazla geliyor bana. Fazla. ‘Çok’ gelse iyi bir şey olurdu bu; zira zaten olumlu duygular var orta yerde. Oysa ‘fazla’ sözcüğünde bir negatiflik, istenmeyen ve ağır gelen bir şey vardır. “Fazla iyi” bile, iyi değildir bu bağlamda. Umarım anlatabilmişimdir…

Konuya geri dönecek olursak da bahsettiğim şarkıdaki neşe ve yaşama arzusunun o coşkulu hali, fazla gelmişti bana işte. İstemeyeceğim kadar çok. Karşımdaki göğün bulutları, bir türlü yağmayan yağmurun ağırlığını taşıyan ve doğumu gecikmiş bir gebe kadar sıkışmış ve yorgun bir hale gelmişken üstelik.

Arabayı kenara çekip dörtlüleri yaktım ben de. Sadece 1 dakikalık bir iş için, canım. Şarkıdaki gemi, o ana çok daha fazla ait ve uygun olan başka bir limana demirleyecekti beni şimdi, o 1 dakikanın içerisinde. “Sen geçerken sahilden sessizce, gemiler kalkar yüreğimden gizlice…” Evet, zamanın ve uzamın ruhuna uygun olanı buydu. İlkine değil de bu gemiye binecektim şimdi o yüzden. Cebimdeki telefonun internetini o an kullanmayacaktım da başka ne zaman kullanacaktım hem? Hava bu kadar bulutluyken. Gri bulutlu. Koyu gri.

Şarkıyı açıp istediğim gemiye bindikten sonra dörtlüleri kapatacak ve yoluma devam edecektim. Açtığım şarkı, çalsın bir yandan. Teoman’ın değil, eserin asıl -mecazi- sahibinin seslendirdiği versiyonu açtım; zaten aradığımı. Esas ve esaslı olanını. Arabayı sürerken de yola bakıyordum tabi hep. Olması gerektiği gibi. Oysa daha çok gördüğüm, gökyüzü manzarasıydı. O ağır bulutları omzumda taşırmış gibi, yağmak üzere olan yağmuru kirpiklerimin ardında saklarmış gibi… Anlayacağınız hem müzik, hem bu mevsim geçişi, hem de burada anacağım kalitede olmayan, bireysel hayata dair birkaç ıvır zıvır üst üste gelmişti o gün. Mecaz ve somut anlamlar birbirlerine karışmış ve bu alaşımdan da şiddetli ve yoğun bir fırtına çıkıp esmeye başlamıştı içimde.

Telefondan açtığım şarkı bitip gemiden indikten sonra radyoyu tekrar açtım. Arabada. Aynı frekansı. O sırada ses bulmaya başlamış olan notalar, mayınlı bir tarlanın üzerinde yürütmeye başladı beni bu kez. Neşe bitmişti. Yoktu şimdi. Nitekim Rahmetli Erkin Koray’ın “Sarhoş gibiyim” ismindeki mükemmel şarkısına denk gelmiştim şimdi de. İşe bakın! Oysa bu aynı frekansta, gemilerle ilgili olan, başta bahsettiğim o neşeli şarkı çalıyordu az evvel. Arabayı kenara çekip, gemilerin melankoli dolu olanına, hani o 2. Gemiye ben kendi isteğimle binmiştim evet. E tamam da… Tam o bitince, radyodaki cıvıltılı notalar neden hüzünlenmişti peki şimdi? Yoksa radyo denen aletin içinde gerçekten de beni izleyen küçük insanlar mı vardı acaba, eskilerin dediği gibi? Beni ve her geçen dakika ağırlığını katlayan gri bulutları izleyenler? Şakacı şeyler… Trajikomik bir mizah anlayışları vardı demek ki.

Şimdi buradan sonrasını, kronolojik bir sıralamayla anlatmak zorunda da değilim, öyle değil mi? Koray’ın şarkısı biter bitmez, yağmurun nihayetinde bardaktan boşalırcasına bastırdığını ve böyle şartlarda trafikte olmanın beni nasıl bir strese soktuğunu, falan? Yok, kronolojik şekilde anlatmayacağım olanları. Sadece somut dünyada, bundan birkaç gün sonra cereyan eden ama zamanlaması benim için nedense tüm o bulutlarla, yağmurla ve şarkılarla sırt sırta durabilecek kadar üst üste gelmiş olan, küçük ama mide bulandırıcı bir sinekten söz edeceğim. -Hakkında yazacağım kişiye değil, sebep olduğu olaya ‘sinek’ benzetmesi yapıyorum bu arada. Hem önemsizliği hem de etkileyici bir gücü aynı anda içinde barındırması bakımından. Hoş, teşbihte de hata aranmaz gerçi ama yine de bir insandan ‘sinek’ olarak bahsetmek uygun olmazdı-.

Ve evet… Tamamen kişisel olan küçücük bir paragrafa geçiyorum şimdi. Sinek konusunu aydınlatsın hem. Fakat köprülerin ne kadar kolayca yıkılıp atılabildiği, ilişkilerin ve insanların ne denli basitçe koparılıp harcanabildiği ile ilgili olan bu konuyu detaylandırmak için yer kalmadı şimdi maalesef. Yine yer kalmadı. Hep de böyle oluyor sahi, ben de şaşkınım. Bilerek yapmıyorum, kaytardığımı sanmayın. Ama ne bileyim, bozulan saatleri ve kırılan gönülleri tamir etmek yerine onları atıp yerine yenilerini almak ve kucaklamak, artık hepimizin alışkanlığı ve ahlakı haline geldi galiba. Çok üzücü, çok… E ben de arabanın içindeyken, neşeli bir gemiye nasıl binebilirdim ki zaten? Yoksa diyorum, bu ‘Sinek’ vakası, yağmur yüklü bulutların gökte belirmesinden daha önce mi vuku bulmuştu? Ya da aynı gün? Ne bileyim… Zamanlama konusuna takılmayacaktık hem zaten, öyle değil mi?

Ve Konya’da deniz olmadığını sananlar yanılıyorlar. O gün bir gemiden inip ötekine bindim hep. Hepsi de melankoli, hüsran ve buhran yüklü olan gemilere... O gün nedense öyle bir gündü işte. Gerçi, off… Yağmur yağacak ya şimdi hep, artık karaya ayak basıncaya kadar hep böyle olacak, biliyorum. Melankoli yüklü gemiler içime demirleyecek ve gri bulutlar kirpiklerimin ardına saklanacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum