Ağzımız bozuldu

Televizyon izlemek gibi bir adetim, neredeyse hiç yoktur. Hatta o ‘neredeyse’ kelimesini de, sırf, başkaları için açık duran aptal kutusuna, gözlerimin arada sırada mecburen takılması hürmetine kullandım. Dolayısıyla, tv izlemek gibi bir alışkanlığımın, aslında hiç olmadığı cümlesini, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim aslında (evet bununla övünç duyarım). Buna rağmen, gözün takıldığı o anlarda, kulaklar da dikkat kesiliyor tabi, eş zamanlı olarak.

İşte bu gayri ihtiyari (istemsiz) anların birinde, bir dizinin bir sahnesine denk geldim geçen gün. Tarihi ve epik bir dizinin, alışıldık savaş sahnelerinden birisiydi, bakışlarıma ilişen. Ölümüne edilen bu kavgada, kas gücü ve dövüş stratejileri konusunda kim daha üstünse, düşmanını galebe çalan o olacaktı elbet. Dedim ya, eski zamanları anlatıyordu senaryo. Şimdilerdeki kavganın, akla, ekonomiye ve teknolojik güce dayanmadığı; hukukun zaten hiç işleyip caydırıcı bir ögeye dönüşmediği vakitler anlatılıyordu. Henüz sanayi devrimi ve bilgi çağının çok öncesindeki zaman dilimini konu eden bir diziydi, bu. Nitekim beklenen de olmak üzereydi ve daha iyi dövüşen, kavgaya son noktayı koyacaktı ki, başımı başka yöne çevirdim. Şiddet sahneleri izlemeyi, hiç tercih etmeyenlerdenim zira. Lakin konum bu değil, bu yazıda. Şiddet karşıtlığından değil, bu ölesiye edilen kavgada dönen diyaloglardan dem vuracağım. Bu diyalogların, günümüz insanında nasıl izler bıraktığına dair birkaç izlenim…

“Şimdi gününü göstereceğim senin!” perdesinden söylenen bir araba dolusu laf vardı, konuşmaların içinde. Tüm bunlar, şu bizim, ‘mahalle kavgası’ diye küçümseyici bir edayla betimlediğimiz durumun, kanlı versiyonuna çeviriyordu bu durumu aslında, sadece. Kanlı bir mahalle kavgası… Hepsi buydu. Öyle ki izleyici bu ‘laf dalaşında’ kimin kimi bastıracağını merak eder hale sokuluyordu, dövüşün aslından ziyade. Diyalog, fazlasıyla ön plandaydı yani.

Malum, insanlık yolunda henüz bir olgunluğa ermemiş olan kitle de, yani biz hepimiz, günümüzde öylesi bir kılıçlı kalkanlı kavgayı edebilme şansından(?) yoksun olduğumuz için, bari bu laf dalaşı yönünden, adeta bir öğretiye ve telkine maruz bırakılıyorduk. Bunu da, günlük hayatta günlük ilişkilerde yaşamaya ve yaşatmaya elverişli hale getiriliyorduk. Kalitesiz bir laf dalaşında galip gelerek, bu yolla bir had bildirimini tercih etmek, işten bile sayılmazdı, bu noktadan sonra. Ağzımız bozuluyordu yani, ağzımız! Eh, bayramlık ağzımızı da her gün açar olduk tabi. Deliye her gün bayramdı nasılsa.

Henüz kemalata erip tekamül etmemiş; nefsin ve egonun biteviye kölesi olan cahil kişilerin -hepimizin- dilleri bileniyordu sanki, o dövüşlerdeki kılıçlarla. Konuşurken kullanılabilecek her türlü aşağılama ve incitme yöntemini öğreniyorduk. Bu sayede, tıpkı o dizideki kahramanlara dönüşecek ve bilinç altımızda onlarla kucaklaşıp bütünleşecektik. Bir nevi kahramanlıktı evet, kahramanlığın vazgeçilmez gereklerindendi bu sözlü dalaşlardaki ‘laf çakma sanatı’. Gerçekten de, daha iyi laf ‘geçiren’ her kimse, dövüşü kazanan da o oluyordu hep. Son darbe inmeden önce söylenen intikam dolu ‘oh olsun!’ sözleri, tıpkı birer aforizma gibi, sosyal medyada belirir oldu sonra. Hayır benim anlamadığım, aynı sözler bir mahalle arasında yankılanınca, neden ama neden bir istihzaya konu oluyordu, o zaman? Neyse…

Kılıç gibi oluk oluk kan akıtmasa da, bir çok iç kanamaya ve gönül yaralanmalarına yol açan laf dalaşları, destansı bir kahramanlığın vazgeçilmez unsuruydu, sözün özü. Ağzımız bozuldu bir de, demiş miydim?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum