1. YAZARLAR

  2. Muzaffer Dereli

  3. Yaratılış Gayesi
Muzaffer Dereli

Muzaffer Dereli

GÜL KÖŞESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Yaratılış Gayesi

A+A-
İnsan Allah'ın yarattığı bir eşref-i mahlûktur. Binlerce yaratık arasında en kıymetli ve en üstün olan odur. Yüce Mevlâmız onu yeryüzünün halifesi kılmıştır. "En güzel şekilde" yaratmış ve sayısız mahlûkatı onun emrine vermiştir. Bütün bunlara karşılık o, gayesiz ve mes'uliyetsiz mi olacaktı? Tabii ki hayır!
Nasıl ki bir baba evlâdını, bir ana çocuğunu, bir hayvan bile yavrusunu başıboş bırakmıyor ise, bunca lûtuf ve ihsan bahşeden, onu yoktan var eden Allah (c.c) da kulunu başıboş bırakmamıştır. Onun iki cihan saadetini ve iyiliğini mutlaka diler. Zira bir gün kulların hesabı vardır. O halde kul sorumluluğunu ve hesabını düşünerek hazırlıklı olmalıdır. Buna binaen şöyle buyrulur:
"-İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?" (75 Kıyamet 36)
Ye-iç, yat-kalk, gez-eğlen edebiyatı insanî ve aklî bir şey değildir. Bilâkis bunlar hayvanların halidir. Gerçi onlar da asıl maksatları olan insana hizmet ediyorlar ya...
O halde insan farklı olmalıdır. Akıllı olan, düşünebilen, keşifler yapabilen insan, kendisini de keşfetmelidir. Bizzat kendisi başlıbaşına bir alem, bir kâinattır. Bedeninden ruhunu, ruhundan bedenini görmeli, gönül âleminde hakikatleri bulmalıdır. Sırf maddeyle insan olunamayacağını anlamalı, manâsız bir yaşayışın insan olmasını inkâr edeceğini idrak etmelidir.
İşte bunun için "Nefsini bilen Rabbini bilir," denilmektedir ki; bunda nice manâlar gizlidir. Manevî pisliklerden arınmış bir gönül ki, berrak sular misâli, çağlayarak akan bin bir pınar gibi, nice aşk ve muhabbet alemleri yaşar. O anda ise Yaratanını, Rabbini hakkıyla idrak eder. İmanın ve kulluğun özünü tadar. Maksadının Hak'ka kulluk olduğunu yakînen anlar ve Cenab-ı Hakk’ın şu ayet-i Celîlesini yaşar:
"- Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım." (51 Zâriyât 56)
Bütün bu hakikatları kabul eden ve yaşayan bir insan Mü'min olur. Bu iman sahibi kişi yaşayışının bütün halini ibadetle doldurur. Nasıl mı? Buna imkân var mı, diyeceksiniz!
Kardeşlerim, bir müslüman ki, Allah'ın emirlerini yerine getirir, yasaklarından kaçınır ise, kanaatkâr ve helâl daire içerisinde dünyaya çalışması da ibadet yerindedir. Zira çoluk çocuğunu muhtaç etmeden geçindirmesi de Allah'ımızın yüce emirlerindendir. Kalp de uyanık olur, Rabbini düşünür ve O'nu zikrederse bundan büyük zenginlik mi olur? İşte o zaman kul yaratılış gayesine uygun olarak yaşamış olur.
Şu insan denen mahlûkun güzelliği, madden ve manen eşsizliği akıllara durgunluk verecek tarzdadır. Zira Allah’ımız onun hakkında:
"-Biz insanı en güzel şekilde yarattık," (85 Tîn 4) buyurmuştur.
Şayet insan bunun zıddı olarak yaşarsa kıymetini, şerefini ve haysiyetini kaybetmiş olacağından büyük bir düşüş gösterecektir:
"-Sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik." (85 Tîn 5)
Öyle ise insan düşünecek, durumunu idrak edecek ve kendi kendisine soracak:
-Ben neyim, kimim? Nereden geldim ve nereye gideceğim? Bu uçsuz bucaksız alem, bunca mahlûk nedir ve niçin bütün bunlar insanoğlunun emrine verilmiştir?
Bütün bu sorular ve bulduğu cevaplar onu aslına, özüne ve kimliğine kavuşturacaktır. Sonuçta ise;
"-Biz Allah içiniz ve Allah'a gideceğiz" (2 Bakara 156) hakîkatine ulaşacaktır.    
Bu neticeye varan insan; bunca mahlûkatın boşuna yaratılmadığını, herşeyin bir hikmet ve sebebi olduğunu düşünür.
Bunca zerre ve kürrelerin kendi emrine verilmesini de akletmeye ve kendi yerini bulmaya çalışır. İşte bu konuda düşündürücü bir İlâhî gerçek daha:
"-Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık." (44 Duhan 38)
Semadaki o binlerce yıldızın dünyadan büyük oluşlarını, bu direksiz muazzam dünya sarayını düşünerek şöyle diyecektir:
Allah’ım! Yönümüzü sana döndür,
Gönlümüzü muhabbetinle doldur.
Nerden niçin geldiğimizi bildir,
Güzel adını her mekânda andır.
Bu tefekkür alemi insana, yine Rabbinin şu sorusunu hatırlatır:
"-Nereye gidiyorsunuz?" (81 Tekvir 26)
Bunun manâsı; niçin Rabbinizin yoluna gitmiyorsunuz demektir. Yine bu sorudan anlaşılan bir hakikat de, insanın bir gün Rabbine döneceği ve bu gidişattan hesaba çekileceğidir.
Rabbini unutup gaflet içinde yaşayan insan; bilmez mi ki kendisi bir nutfe yani damladan yaratıldı. Anne karnında bir müddet kaldı. Rabbi onu eksiksiz olarak dünyaya gönderdi. Ona sebep kıldığı annesinin gönlüne şefkat ve merhamet vererek, iki yıl emzirip bakımını nasib etti. Ağlamakla ve oyunla çocukluğu geçti. Aklı erdikçe bir şeyler öğrendi. Gençliği, evliliği de zuhur edince gurur ve kibire kapılıp, o kendisini yoktan var edeni unuttu. Bu nankörlüğünü Cenab-ı Hak şöyle belirtir:
"-Muhakkak insan, Rabbine karşı pek nankördür." (100 Âdiyât 6)
Halbuki bir gün onu ölüm yakalayacak ve İlâhî huzura götürecek; "O (Öyle yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır," (67 Mülk 2) gerçeği ortaya çıkacak.
 Demek ki insan şu alemde bir imtihan halindedir.
Rabbini bulan ve O'na kul olan kurtulmuş, gerisi ise mahvolmuştur.
Netice odur ki; insan ve hayat anlamsız, tesadüf ve başıboşluk değildir. Ölüm de sonu hiçlik olan bir netice değil, aksine geçici alemden ebedi aleme intikaldir. Onun için hayatı Allah'a kullukla doldurarak yaşamalıyız. Verilen ömür sermayesini heba etmeden, yaratılış gayemizin O’nu tanımak olduğunu bilerek, yüce Rabbe aşk ile bağlanmalıyız.
Bu yazı toplam 6298 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.