Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

RENKLER
Yazarın Tüm Yazıları >

Mahsul

A+A-

Muhtelif esintilerle(!), sadmelerle sallanırken, envaiçeşit saldırı ve tehdit sırasında, zihin ve ruh sağlığımızı da tehlikeye sokarak –aslında varlığımızı silme yok etme özgürlüğünün- peşinde ömrümüzü tüketiyoruz.

Hayatımıza kaim, teşmil edeceğimiz bir “ölçü” olmayınca yahut mevcut kıstasların değerini, itibarını muhafaza ederek yaşantımızı tanzim edip düzenlemeyince, ömür süresince âdeta kumar oynuyor, zar atıyoruz.

Ki beklentilerimiz, dünyevî isteklerimizin gitgide tırmanmasına rağmen küçülmüştür. Allah ve değerleri hayatımızın içinde değildir.

Manevî bir cereyan yokluğunda, karmakarışık etkiler, nüfuz ve çekimle, sonlu hedeflerin peşinde “nihayete” gelir; kıymetli sermayemizi tüketiriz.

Hâlbuki hayatımızın –hiçbir ih(ti)male, seçilmiş boşluklara, varlığı salıverdiğimiz bırakışlara yer vermeyecek kadar- belki de en önemli meselesidir dünyadan devşirdiklerimiz… İç donatımımız, nihaî mutluluğumuz…

Ruhumuzun da talepleri vardır. Ve aslında fıtratımızdan en uygun eylemi yapmamızı, kesin bir şuuru ister. Bu bir düzeni ve disiplini celbeder. Dünyevî teslimiyetçiliği değil; dikilişleri, dirilişleri…

Sezai Karakoç, “ruhun tarımından” söz ediyor: “ruhun da tarımı vardır. Onda, buğday, pamuk, gül ve lale yetiştiği gibi..karamuk, ayrıkotu, afyon, tütün ve zakkum çiçeği de biter.”

O halde bir çiftçi gibi ziraata, bir mimar gibi inşâya, bir mânâ ressamı gibi tuvale aktarılan sûretlerin muhteviyatına, cümle tercihlerimize, ruhumuzun giysilerine, gönül bahçesinde biten ürünlere dikkat etmek lâzımdır.

Cemalnur Sargut, aynı mevzuda Cenabı Hakk’ın sorgusundan bahsediyor: “Sana el ve ayak verdim, ziraat yaptın mı, mânâ zuhûr ettirdin mi, mânâ cevherini ortaya çıkardın mı, o günün sahibiyim ben” (Cemalnur Sargut, Dinle, İst:NefesYay., 2008, sh. 156)

Emaneti yüklenmek, bu kalb samimine, temeline bir bakıma talip olmak da demek.

Aslında dünyada, -genelde lütuf mahiyetinde- yaşadıkça çabalarımızın, fiiliyatımızın semeresini, envâi türlü mahsulü de alıyoruz.

Nihaî mânâda sağlıklı ürün alabilmekse; hedeflerimizin, ömrümüzü hangi ulvî manaya yatırdığımızın, merkezimizin ne olduğuna bağlı olarak değişiyor.

Verimli bereketli bir mahsulü elde etmenin sırrını bize Hz. Mevlana veriyor; “yemek için kaynayan nohut benzetmesiyle”:

“Başta, nohut acıdan şikâyet eder ve mümkün olduğu kadar çabuk bir yardım talep eder. Kaynama sayesinde yenebilir hale geleceğini, böylece daha büyük türlerin bir parçası olarak kaderine ulaşabileceğini anladığında, özgürlüğün kaynamanın altında olduğuna inanır. Kaynamanın büyümeye ve nihai kurtuluşa götürdüğünü anladığında ise şöyle der: ‘Beni biraz daha kaynat, bunu tek başıma yapamam.” (Mevlana ve Sufi gibi Düşünmek, Azim Cemal,sh. 109)

Pişmek (kaynamak) ve yanmak… Mahsulün kalitesi, hamlıktan ne kadar arındığımıza, “yardım elinin” himmetlerine, istidadımıza ve aşk ateşiyle ne sürece kalıp kavrulduğumuza bağlı olarak değişiyor herhalde.

Biz ciğerinden kebap kokusu gelen yücelerin gönül sesleriyle büyüyen; başı dumanlı, esasen kavruk yanık bir toplumuz.

Pişmeye direnenler, inkârcılar bulunsa da; hem kaynayıp, hem oynayan(!); her nevi ateşle hoş, gamdan âzâde bahtiyarları da unutmayalım.

Belki de dünya, bin bir çeşit pişme hikâyesiyle dolu, marifetli büyük bir mutfak…
Bu yazı toplam 5726 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.