Nurten Selma Çevikoğlu

Nurten Selma Çevikoğlu

İZ DÜŞÜM
Yazarın Tüm Yazıları >

Maarif  davâmız

A+A-

Sevgili okurlar biliyorsunuz geçen hafta yeni eğitim öğretim yılı başladı. Öğrencilerimize ve öğretmenlerimize hayırlı bir eğitim-öğretim yılı diliyorum. Ancak bizim yine içimiz sızlamaya başladı. Bildiğiniz gibi her sene eğitimle ilgili bu köşemizde çok yazılar yazdık. Geleceğe dâir olabilecek teklifler sunduk. Bu hususta eğitimci olmamız hasebiyle hep yazarız. Yine yazmak dileğindeyiz efendim. Bu yazımızda sizlere Nurettin Topçu’nun “Türkiye’nin Maarif Davâsı” isimli kitabından alıntılarla başlamak istiyoruz müsâdenizle. Diyor ki üstad:

“Hakikat şu ki, millet bünyesinde inkilâplar mektepte başlar ve her milletin, kendine özel olan mektebi vardır. Millî mektep, zihniyet ve örflerle, metotları ve müfredâtı ile terbiye prensipleri ve psikolojik temelleri ile hatta binâsının yapı tarzıyla kendini başka milletlerden ayırır.” (Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davâsı, 2019, İst, s.14)

Evet, çok doğru hep söylediğimiz gibi senelerdir başka memleketlerden getirilen bizim ölçülerimizle bağdaşmayan eğitim metotlarıyla nesil yetiştirildi. Bugün mâneviyat yoksunu sâdece maddeye odaklanmış nesil bize gidilen yolun yanlışlığını gösteriyor.

Üstad, Milli Mektep’den bahisle; “Hakikat aşkına sâhip insanlar, cemiyetin içinde çoğalmadıkça, hakikat aşkı cemiyet içinde en yüksek ve en muhterem yeri tutmadıkça ve hakikatin ihtirâsı cemaat içerisinde bir umûmi cereyan, büyük bir heyecan hâline gelmedikçe, milli mektep gerçekten vâr olmayacaktır.” (A.g.e, s.14)  Demek ki mârif davâsının başarıya ulaşmasında hak ve hakikat aşkına sâhip insanlar şart yâni bu şu demek; mânâ cihetiyle dolu insanlarla bu iş yürür yoksa oradan buradan bilhassa Batı menşeli metotlarla maarif götürülemez. Onları bütün bütün reddetmiyoruz ama illa mânâ insanları bu zorlu kutsal işi göğüslemeli yoksa lafla, saatlerce; ‘Şöyle olmalı, şöyle yapılmalı’ gibisinden güzel konuşmalarla bir şey yapılmış olmaz. Asıl mesele, mânâ-ilim ve irfan ordusunun yetiştirilmesidir. Bu da milli ve yerli yâni bizim olan metotlarla götürülebilir. Uzaktan taşımalı ve uzaktan kumandalı eğitim sisteminin senelerdir ortaya çıkardığı nesilden herkes muzdarip. 

Devamla; “ … Hakikat ihtirâsına sâhip, fazilet mücâhidi, cemaatin beynine ve kalbine girmiş idealist münevver bir zümreye terk etmedikçe Milli Mektebi kuracak ruh meydana gelmeyecektir.” (s.15) O zaman eğitim işi bir ruh işidir sâde akılla değil ruhla, mânayla mârif işi yürütülür. Yoksa ahlaktan, mâneviyattan yoksun, sabırdan-merhametten-hürmetten bî haber vaziyette sâdece teknoloji ve kuru bilgi odaklı icra edilen eğitimden netice çıkmaz. Her şey teknolojiyle izah edilemez, insanlık, insâniyet ve değerleri denen bir şeyler var. Onlarsız asla ve asla eğitim olamaz milli de olmaz yerli de olmaz dîni de hiç olmaz.

‘Gençlik geleceğin tohumudur.’ Diyor üstad. O tohumun özüne ne koyarsanız yarınınızın nasıl olacağını anlamanız mümkün olacaktır. Gençlik kendi enerjisini harcadığı âlemlerde yaşıyor gerçek ve hakikat arayışı onlar için olmayacak bir iş. Üzerinde düşünülmüyor bile zira hayâtın reâlitesi onlara o güne kadar dayatılanlardır.

Halbuki İstiklal Savaşından önce vatan parçasıdır diyerek, Yemen çöllerine koşa koşa giden bir gençlik vardı. Fatih o hakikat aşkıyla Rasul izindeydi, İstanbul’u fethederek yeni bir çığır açtı. Yavuz Sultan Selim Han’da ayni ideal aşkıyla iman ağacını yeşertti. Bugün bunlarla öğünmekle kalmamalı yeni Yavuzlar, yeni Fatihler, yeni Kânûnîler yetiştirmeli değil mi? Hem de geç kalmadan. Fakaaat milli ruh, milli heyecan ancak Milli bir eğitimle mümkündür. 

Yine Üstad; “Vazifeye karşı konulan hürriyet tepkisi, asrımızın hoyratlığıdır. Hür oluşları bahânesiyle yer yer mecbûriyetleri inkar eden genç zümreler, kutsal ödevleri bir bir çiğnediler. Bütün ödevlerin başında gelen itaat ödevi, eski bir put gibi tekme ile devrildi. Sonra onun çevrildiği konulara sıra gelince, her adımda onlardan birini devirmek vazife sayıldı. Mihrap mümine emredemez oldu. Vicdan sonsuzluğa götüren yolu şaşırdı. Yukarıdan gelen işâretler, yerini hayvânî hırslarla bedenin isteklerine bıraktı. Kendi içimizden kaynayarak gelen bu hayat hamlesi, hürriyetimizin kaynağı sayıldı. İster ferdi ister içtimâi olsun hırslarımızla bedenimizin isteklerinin bizi esir ettikleri düşünülmedi. Bizde sonsuzluğa açılan kalbin kapısı gerçek hürriyete açıldığı halde bu kapı kapatıldı. Şüphesiz ki bedeni ile çok şey isteyen insan ödevler yüklenmez, onun sırtı zayıflar. Hayat hamlesi onda ödevlere verilen merhamet olacak yerde, istekleri çağıran hasta bir kibirdir.” Derken şu şekilde de noktayı koyuyor:

“Bugün artık kutsallaştırdığı uzvi yapının sakat sinirleriyle kıvranan nesli tedâvî için, tam hastalığın bulunduğu yerden işe başlamak lâzım geliyor. Uzviyetten ilme, ilimden felsefeye, felsefeden sanata ve ahlâka ve nihâyet dîne yükselmemiz lâzımdır. Böyle adım adım yürüyüş, hasta hem de şaşkın bir nesli Allâh’a götüren yolda yeniden canlandırabilir. Bu iş bir maarif işidir ve neslin kurtuluşunu ancak maarifin yükselmesinde aramak lâzımdır.” (s.29) Bu güzel fikirlere sonuna kadar katıldığımızı belirterek yazımızı sonlandıralım efendim. Kalın sağlıcakla.

Bu yazı toplam 506 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum