Abdullah Uçar

Abdullah Uçar

DİNİMİZ TARİHİMİZ
Yazarın Tüm Yazıları >

Lâlezar (1)

A+A-
Çocukken köyümde çobanlar bazen lâle bulmuşlar denince hemen önlerine koşar, nadir bulunan bu nadide çiçeğe bakar, onu koklamak için yarışırdık. Bahçelerde hiç görmediğimiz lâleyi dağ çiçeği, kır çiçeği zannederdik.

Gerçekte lâlenin vatanının Orta Asya bozkırları olduğunu, M.Ö. 3000 yıllarındaki buluntularda bile bu güzel çiçeğin motiflerinin, figürlerinin birçok eşyada kullanıldığını ansiklopedilerden öğrendik.

Roma ve Bizans dönemlerinde bile Anadolu’da, Avrupa’da bilinmeyen lâle, Türk illerinden göçlerle beraber İran üzerinden Türkmen güzelleriyle birlikte Batı’ya Kayseri, Konya, İstanbul yoluyla Avrupa’nın en uç noktasına kadar gitmiş, sanki Osmanlı akınları ile yarış yapmıştır. Lâlenin dışardan, sonradan geldiğini, biraz garip durduğunu, utangaç olduğunu, yabancılık çektiğini bir gazelinde Necati Bey şöyle terennüm etmiştir:

Lâle-hadler yine gülşende neler etmediler?

Servi yürütmediler, goncayı söyletmediler.

Taşradan geldi çemen sahnına biçare durur.

Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.

 

Anadolu’da ilk lâle cennetini Selçuklu Sultanları oluşturmuş, 12. yüzyıldan itibaren Konya’nın sokakları, bağları, bahçeleri, sarayları, konakları… “Lâlezar” olmuş, cennet misali bahçelerde; rengiyle, kokusuyla, zarafet ve letafetiyle yüzlerce çeşidi yetiştirilmiş, “Lâlebahçe” ismiyle semtler, bahçeler oluşturulmuştur.

Lâleye karşı öyle bir aşk ve muhabbet başlamış ki, 19-20 gün ömrü olan bu çiçeği devamlı göz ve gönüllerinde yaşatabilmek, senenin diğer günlerinde de onun güzelliğini tahayyül edebilmek, onun 2000 çeşide varan güzellikleri içinde bedîi zevklere dalabilmek, hayal dünyalarını zenginleştirebilmek… için; cami süslemelerinde, portal işlemelerinde, çeşme başlarında, kabir taşlarında, cam-çini, halı ve kilim desenlerinde, ebru, cilt ve tezhib nakışlarında lâleyi baş tacı etmişler, ona sultanlık vermişlerdir.

Haksız da değiller. Konya’nın ve dünyanın fikir lâlesi, sevgi ve muhabbet hâlesi olan Mevlânâ’da buna katkıda bulunmuş, şairler arasında lâleyi ilk defe şiirlerine malzeme yapmış, cennet bahçelerinin en kutsal çiçeği olarak nitelemiş; “Can hep o lâle bahçesinden söz açmaktadır” “O Allah’ın çiçeğidir” demiştir.(1) Sema törenlerinin ikinci selâm kısmında lâle şu şekilde yer almıştır:

“Bahar geldi, bahar geldi, güzel yüzlü bahar geldi

Âlem yeşillere büründü, lâle bahçesinin bütün bireyleri geldiler

Sen süsen çiçeğini dinle ey Reyhan, süsen çiçeği on dil konuşur

Bozkırda gül yaprağına bak, sevgilinin nakşıyla dolu gelmiştir o.”

 

Günümüzde, lâle mevsiminde Konya’nın özellikle Alaaddin Tepesinin envai çeşit lâlelerle bezenmesi her halde onların ruhlarını mesrur etmektedir.

Osmanlılar; Selçukluların her türlü güzelliğini tevarüs ettikleri gibi, lâle sevgisi, ıslahı, yetiştirilmesi hususunu da kaldığı yerden alıp daha yükseklere daha yücelere taşımışlar ve lâleyi dünyaya tanıtmışlardır.

Islah edilmiş lâle yetiştirmek, çeşitlerini çoğaltmak, onu entelektüellerin çiçeği yapmak, bürokrasiye lâle sevgisini aşılamak, devlet erkânının vazgeçilmez zevki haline getirmek Osmanlının zirve döneminin müstesna şahsiyeti Ebussuud Efendi olmuştur.(2) Kanuni’nin bu büyük Şeyhülislâmı, sıcaktan etkilenmemesi için lâlelerin üstüne beyaz tülbentler örttürecek kadar lâle hastası bir ilim adamıdır.

Osmanlı tarihinin sulh, sükûn, aşk ve meşkle geçen 12 senelik bir dönemine “Lâle Devri” denmiştir. Binlerce çeşit lâle yetiştirilmiş, lâle pazarları oluşturulmuş, alıcı-satıcı o kadar rağbet etmiş ki, bir lâle soğanının yüzlerce altına satıldığı dönemler olmuş(3) ve lâle soğanlarının fiyatına Lâle Devri Sadrazamı Damat İbrahim Paşa tarafından narh konmuştur. Bu Paşanın çuhadarı Taşovalı Mustafa Ağa’nın yetiştirdiği “Mahbûb-ı zaman” adındaki lâlenin soğanı 1000 altına satılmıştır.

Osmanlı sarayında çiçek, gül, lâle ve süs bitkilerine o kadar değer verilmiş, ciddiye alınmış ki, “Çiçekçibaşılık” diye bürokraside önemli bir makam oluşturulmuştur. Lâle ve çiçek sevgisi o raddelere varmış ve o kadar güzel bahçeler oluşturulmuş ki; Bir İngiliz yazar: “Keşke Şekspir “Romeo ve Jülyet” teki bahçe sahnelerini yazmadan İstanbul Boğazındaki bahçeleri görseydi diye temennide bulunmuştur…(4)

İkinci Viyana kuşatmasında bozgun yaşanıp Serdar-ı Ekrem Kara Mustafa Paşa’nın başkomutanlık çadırı Avusturyalıların eline geçince her tarafının çiçeklerle, ağaçlarla, süs bitkileri ile dolu olması hasebiyle hayretler içinde kalmışlar ve General Sobiesky, Kraliçesine yazdığı zaferini müjdeleyen mektubunda “bunun çadır değil botanik bahçesi olduğundan sitayişle bahsetmiştir.”(5)

1- Konya Lâlesiyle Yeniden Buluşuyor, B. Şehir BL. Yay. Konya 2007, s. 11.

2- Diyanet Ansiklopedisi, c. 27, s. 80.

3- A. Ragıp Akyavaş, “Asitane-1” TDV Yay. Ankara 2004, s.47.

4- İbrahim Refik, Köklerden Göklere, Albatros Yay. 3. Bas. 2001, s. 151

5- Max Kemmerich. “Avrupa Tarihinden Garip Vak’alar”, Hazırlayan Îsa Dedeoğlu, İstanbul, 2001, s.56; Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Ötüken yay. 1977, c.6, s.37-125.

DEVAMI EDECEK

 
Bu yazı toplam 2385 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.