A. Galip Doğan

A. Galip Doğan

FIKIH BİLGİSİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Kutlu Doğum

A+A-
Muhterem okuyucularım!
Sevgili Peygemberimiz (s.a.v) doğumu münasibeti ile O’nu tanımak istiyoruz.
Hiçbir insan O’nun kadar sevilmedi. Hiçbir fâninin ölümü geride kalanları O’nun ki kadar yakmadı. Bütün bir kâinat O’na âşıktı, O’na müştaktı. Güller kokusunu O’ndan almakta. Molla Câmi bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder:
Bahçe tarafına gitmiştim,
Bütün gülleri açılmış gördüm.
Gülistan cânibinden bana,
Muhammed’in kokusu geldi.
* * * * * * * * * * * * *
“Veş şems” O’nun yüzünü,
“Velleyl” O’nun saçlarını vasfeder.
Bütün Kur’an surelerinden bana
Muhammed’in kokusu geldi.
* * * * * * * * * * * * * * *
Bütün bir kâinat O’nun rahmet pınarından kana kana su içmekte. Toprak altında ki tohum için yağmur ne kadar elzem ise, yeryüzünde ki filiz için su ne kadar zaruri ise, O’nun sevgisi kâinat için o kadar zaruridir. Esen rüzgârda, güzel kokan gülde, muhabbet ve sevgide, O vardır. O’nun sevgisi ruhlarımızın gıdasıdır. Şair bunu ne güzel ifade eder:
Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen,
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen.
Habîb-i kibriya’sın sen, Muhammed Mustafa’sın sen.
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Rasûlallah.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
O’nu anlatmak için diller aciz kalır. O ancak sağlam bir kalple anlatılır. O dipdiri bir yürekle anlatılır. O gönülle anlatılır, dille değil. Yine şair şu mısralarında buna işaret ediyor:
Seni söylemeye diller yetmez,
Seni anlatmaya gönüller yetmez.
Seni ancak Mevlâ anlatır.
Medh eylemek seni muhal,
Meddah’ın oldu Zülcelâl.
Rabbi’miz, Kur’an da, O’nu en güzel şekilde anlatmıştır. Âl-i İmran Suresi 164. âyeti celilesin de Yüce Rabbi’miz şöyle buyuruyor:
Meâli: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (şirkten, kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab-ı ve Hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”
Evet O, insanlık için büyük bir lütuftur. O’nun bir ismi de “Mustafa”dır. Mustafa; süzülmüş demektir. O, âlemlerin zübdesi ve özüdür. Kâinatın Efendisi (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdu: “Âdemoğlu nesillerinin en temizlerinden, süzüle süzüle içinde bulunduğum nesilden dünyaya geldim.” (1)
O’nun hangi bir güzelliğini anlatsak yine O’nu anlatmaktan aciz kalırız. Konyamız’ın medarı iftihârı aşıklar sultanı Mevlâna (ks) Hazretleri Mesnevisi’nde bunu ne güzel ifade etmiştir. (2)
“Yekdehân hâhem be pehnâyı felek. Tâbeguyem vasfi ân rişki melek.”
Meâli: “Gökler kadar ağzım olmalı ki, meleklerin bile gıpta ettiği O güzeli anlatabileyim.”
Konyamız’ın manevi büyüklerinden Ladikli Hacı Ahmet Hüda-i (ks) Hazretleri Medine-i Münevvere’ye geldiğinde, gece Ravza-ı Mutahhara’nın kapısına gelir. Gece Ravza’nın kapıları kapalıdır. Rasûllah’ın aşkı gönlünü yakmaktadır. Gönülden gelen bir ilhamla şu beyitleri orada söyler:
Gecelerde eser senin yellerin,
Hakîkatten açar senin güllerin.
Ümmetine şifâ olan dillerin,
Açın bu Ravza’yı Habîbi’de var,
Bunca dertlilerin tabîbi de var.
* * * * * * * * * * * * * *
Bende âşık oldum gül cemaline,
Güllerin benzemez dünya gülüne.
Topladım gülleri aldım elime,
Açın bu Ravza’yı Habîbi’de var,
Bunca dertlilerin tabîbi de var.
* * * * * * * * * * * * * *
O Aişe-i sıddıka validemiz’in diliyle; “Canlı bir Kur’andı.”
O insanlığın baş muallimi, gül yetiştiren bahçıvandan daha hassas nezâket öğretmeni.
O infâk’ta gökyüzündeki bulutlardan daha cömert, topraktan daha mütevâzi bir Peygamber.
O edeb ve hayâda meleklerin bile gıpta ettiği, edeb ve ahlâk abidesi bir Peygamber.
O’nun mübarek gül cemalinden parıldayan nurdan kâinat gıdasını alırdı. O tevâzuda zirve insandı. Heybetinden korkan bir A’rabî’ye; “Ben, Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir annenin çocuğuyum.” (3) Buyurarak en yüksek tevâzuyu gösteriyordu.
Bir defasında Mescid-i Nebi’de ayakta misafirlerine ikrâmda bulunuyordu. Bir gurup A’rabî Mescide geldiler. “Bu kavmin reisi ile görüşmek istiyoruz.” Dediler. Rasûlullah (sav);
Meâli: “Kavme hizmet eden kavmin reisidir.” Buyurarak insanlara hizmet etmenin en büyük şeref olduğuna işaret ettiler.
O şefkat ve merhamet Peygamberi idi. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Tevbe Suresi 128. ayeti celilerinde O’nun şefkat ve merhametini şöyle vasfetti:
Meâli: “Muhakkak ki sizin içinizden, öyle bir Peygamber geldi ki, çok izzetlidir. (Sıkıntıya düşmeniz) O’na çok ağır gelir. Üstünüze hırsla titrer. Mü’minlere karşı çok merhametli ve çok şefkatlidir. Bir kırata göre, “Enfeseküm” sizin en nefîsiniz, en kıymetliniz şeklinde okunmaktadır.
O nezaket ve zerafet abidesi yüce bir insandı. Kendisine, sirkeden başka ikram edecek bir şeyi olmayan ev sahibinin mahcup olmaması için, “sirke ne iyi katık.” (4) buyurarak, ev sahibinin gönlünü alan nezaket öğretmeni.
Hanımlarına karşı son derece nazik ve müşfikti. Bir yolculuk esnasında kervanın başında ki kılavuz “Enceşe” isimli bir sahabe idi. Develerin üzerinde hanımlar vardı. Develerin hızlı gitmesi için “Enceşe” hızlı ritimli şiir söylüyordu. Rasûlullah (sav); “Ey Enceşe dikkat et! Develerin üzerinde ki kristaller kırılmasın.” (5) Buyurarak, hanımlara son derece değer verdiğini zarif bir ifade ile bildirmiştir.
O’nun aile hayatı da bizim için en büyük örnektir. Hanımlarına ev işlerinde yardımcı olur, bazen elbiselerini kendisi tamir eder, koyun ve keçilerin sütlerini sağar, bazen hamur yoğururdu.
Bir hadis- i şeriflerinde:
Meâli: “Sizin en hayırlınız, âilesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben ise âilesine en hayırlı olanınızım.” (6) Buyurdu.
Rasûlullah (sav)’in yanında en çok bulunan Ebû Hureyre (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sav), hiçbir yemeği asla kötülemez. Hoşuna giderse yer, hoşuna gitmezse yemezdi.” (7)
O son derece vefakâr idi. Öz annesine gösterdiği sevgi ve saygıyı, şefkat ve merhameti, süt annelerine, süt kardeşlerine, hatta süt annesinin yakınlarına göstermiştir. Süt annesi Halime’yi gördüğü zaman hemen ayağa kalkar ridasını serip “anneciğim” bunun üzerine oturun.” Derdi. Ashab-ı kiramdan Ebu Tufeyl anlatıyor: “Rasûlullah (sav)’ı Ci’rane de ganimetler arasında bulunan etleri bölüştürürken gördüm. O sırada bir yaşlı kadın geldi. Rasûlullah (sav) hemen ridasını çıkararak O’nu ridasının üzerine oturttu. Ben yanımdakilere; “Bu kadın kim diye sordum?” Onlar; “Rasûlullah’ın süt annesi” (8) dediler.
Hatice validemizin vefatından sonra Hz. Hatice'nin akrabalarını gördüğü zaman onlara izzet ve ikramda bulunur. İmkânı olduğu zaman onlara hediyeler gönderirdi. Hatta, Hz. Hatice'nin arkadaşlarını bile gözetirdi. Nitekim Hz. Aişe'den şöyle rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.v.) bir koyun kestiği zaman bunun etinden, Hatice'nin arkadaşlarına da gönderiniz" (9) buyururdu.
Bedir Savaşı’nda, esirler fidye karşılığı serbest bırakılıyordu. Esirler arasında damadı “Ebü’l-As”ta vardı. Fidye karşılığı serbest bırakılması için, Rasûlullah (sav)’a bir gerdanlık gönderildi. Rasûlullah (sav) gerdanlığı görünce çok duygulandı. Çünkü bu gerdanlık, kızı “Zeyneb”in düğününde Hz. Hatice’nin taktığı gerdanlıktı. Alemlerin Sultanı, büyük bir vefa örneği gösterdi ve şöyle buyurdu. “O’nu serbest bıraksanız. Gerdanlığı da Zeyneb’e gönderseniz olmaz mı.? Ashab-ı kiram, “Canımız sana feda olsun Ya Rasûlallah! Yeter ki sen üzülme.” Dediler. O’nun bu güzel ahlâkı bizim içinde örnek olmalı.
O, çocuklara karşı çok müşfik bir öğretmendi. Enes (r.a) henüz 10 yaşlarında idi. Rasûlullah (sav)’ın sofrasında bulunma şerefine nâil olmuştu. Peygamberimiz (sav) ona sofra adabını öğretmek için şöyle buyurdu:
Meâli: “Ey oğulcuğum! Yemeğe besmele ile başla, sağ elinle ye ve önünden ye.” (10) Enes (r.a); Rasûlullah’ın bu nazik tavrından o kadar etkilendi ki, ömrü buyunca her sofraya oturduğunda, O’nun bu sözü kulağında yankılanıyordu.
Bir Cuma günü, Risalet Penâh Efendimiz (sav) hutbe okumak üzere minbere çıkmışlardı. Bu sırada mescitte düşe kalka badi badi yürüyen minik bir çocuğu gördü. Bu minik çocuk Hz. Hüseyin’di. Henüz yeni yürümeyi öğreniyordu. Allah Rasûlü (sav) minberden indi, onu kucağına alarak minbere çıktı ve kucağında, minik Hz. Hüseyin olduğu halde hutbe irad buyurdu.
Bir gün sabah namazını kıldırıyordu. Her zaman sabah namazında uzun sureler okurdu. O gün, çok kısa surelerle namazını tamamladı. Ashab-ı kiram “Ya Rasûlallah! Neden namazı uzatmadınız.” Diye sorunca, “Namazda çocukların ağladıklarını işittim. Annesinin üzülmesini istemedim.” Buyurdu.
O gönülce insanların en genişi, tabiat itibariyle en mülayimi, nesepçe en şereflisiydi. Ashabının arasına girer onlarla sohbet eder, şakalaşır, hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin davetine icabet ederdi. Hastaları ziyaret eder, cenazelere iştirak eder, taziye ve tesellide bulunurdu. Çarşı ve pazara gider, alışverişi kendi yapar, yükünü kendi taşır, kimseye asla yük olmazdı. Ashab-ı Kiram; “Ya Rasûlallah! İzin verde biz taşıyalım” dediklerinde, “Taşıya biliyorsa herkes kendi yükünü kendi taşısın.” (11) Buyururdu. O insanlar içinde sade bir insan gibi yaşardı. Giyim ve kuşamı temiz ve sade, gösterişten uzaktı. Övülmeyi sevmez, kendini hep Allah’ın bir kulu olarak görürdü. Kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla örtülmüş sade bir evde otururdu. O hiçbir zaman krallar gibi bir hayat sürmedi. “Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum. Çünkü ben kuldan başka bir şey değilim.” (12) Derdi.
O bağışlama da, hilm de, gönül zenginliğinde ve sabır gücünde insanların en üstünüydü. O kimsenin ayıp ve kusurunu yüzüne vurmaz, bir hata edeni gördüğünde isim vermeden; “Bu insanlara ne oluyor ki, şöyle şöyle yapıyorlar” diyerek, umuma konuşurdu.
O’nun cömertliğinin üzerinde kimse yoktu. Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimet develerine bakan Safvan ibni Ümeyye’ye, Peygamberimiz (sav); “Develer hoşuna mı gitti? Diye sorunca. Safvan; “Evet ne güzel develer” deyince, Rasûllah (sav) yüz deveyi Safvan’a bağışlayıvermişti. Bunun üzerine Safvan b.Ümmeyye “Bu kadar cömert ancak bir Peygamber olabilir.” (13) Diyerek Müslüman oldu.
Enes (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (sav) insanların en güzeli, en cömerti ve en cesuruydu. Bir gece, Medine’nin çevresinde büyük bir gürültü duyuldu. Medine halkı, düşman istilasına uğradıklarını sanarak korkuya kapıldılar. Ashab-ı kiramdan bazıları, sesin gediği yere doğru harekete geçtiler. Yolda Rasûlullah (sav)’e rastladılar. O herkesden önce davranmış, eğersiz atının üzerinde, yalın kılıç; “hiç korkmayın, geri dönün korkulacak bir şey yok.” Diyerek Ashab-ı’nı geri çeviyordu. O’nun şecaat ve cesaretini Hz. Ali (kv) şöyle anlatıyor: “Savaş şiddetlenip iyice kızışınca, biz Rasûlullah’a sığınırdık. O içimizde en cesur olanımızdı.”
Allah Rasûlü (sav) her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve alçak gönüllü idi. Asla sert ve katı kalpli değildi. Hiç kimseyi kırmaz, her insana değer verirdi. O gereksiz yere kimseyle tartışmaz, çok konuşmaktan ve kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaktan son derece sakınırdı.
O’nun sukûtu hikmet, sözleri ibret ve yaşantısı örnekti. Hiç kimsenin sözünü kesmez, onları iyice dinler, kendisine seslenen oldu mu vücuduyla ona karşı dönerdi. Çocuklara, büyüklere herkese selam verir, musafaha eder, karşıdaki elini çekmeden elini çekmezdi.
Hz. Ali (kv) O’nu şu veciz cümlelerle en güzel şekilde ifade etmiştir: “O insanların en cömerti, en açık yüreklisi, en doğru sözlüsü, sözünde en çok duranı, en yumuşak huylusu, ailesine karşı en yüce gönüllü olanı O’ydu. O’nu aniden gören heybetinden ürperir, O’nunla beraber olan kalpten O’nu severdi. O’nu anlatan, “Ben ne O’ndan önce, ne de O’ndan sonra O’nun gibisini görmedim.” (14) Derdi.
Rabbimiz Kalem Suresi 6.ayet-i celilerinde şöyle buyurdu:
Meâli: “Şüphesiz sen, pek büyük yüce bir ahlâk üzerindesin.” Rabbimiz bu ayeti kerime de, O’nun güzel ahlâkını, bir kelime ile ne güzel ifade etmiştir.
Rasûlullah (sav) bir hadis-i şeriflerinde:
Meâli:
“Ben, ancak güzel ahlâk-ı tamamlamak için gönderildim.” (15) Buyurdu.
O’nda bütün Peygamberlerin güzel huyları toplanmıştır. Hz. Adem (as)’deki teslimiyet, Nuh (as)’daki tahammül, İdris (as)’deki Allah’ı tesbih, İbrahim (as)’daki, sahavet ve cömertlik, Musa (as)’daki şecaat, Harun (as)’daki hilm, İsmail (as)’daki teslimiyet, Yakup (as)’daki Allah korkusu, Davut (as)’daki şükür, Süleyman (as)’daki tevazu, İsa (as)’da ki züht ve takvanın tamamı Rasûlullah (sav)’de kemal derecede mevcuttu.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Ahzab Suresi 21. ayet-i celilerinde şöyle buyuruyor:
Meâli:
“Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü ümit edenler ve Allah’ı çok zikredenler için, Allah’ın Rasûlünde örnekler vardır.”
“O’nun güzel ahlâkını anlatmakla bitiremeyiz. Diller O’nu anlatmaktan aciz kalır. Şairler, O’nu anlatmak için şiirler yazdılar. Rasûlullah’ın şairi Hassan b.Sabit’te müşriklere karşı O’nu müdafa etmek için şiirler söylerdi. Bir defasında, Rasûlullah (sav) müşriklerin sözlerinden incinmişti. Hassan b.Sabit’e şöyle dedi:
Meâli: “Söyle Ya Hassan! Cebrail seninle beraberdir.” (16)
Yine bir beyitte bir şair O’nu şöyle vasfetti:
Meâli: Muhammed bir beşerdir. Diğer insanlar gibi bir beşer değildir. Bilakis O taşlar içinde yakut taşı gibidir.
Peygamber Efendimiz (sav)’e âşık olan şairlerden biride Mısırlı İmam-ı Buseyri (rh) idi. Rasûlulah (sav) için gönülden gelen bir ilhamla Kaside-i Bürde olarak meşhur olan kaside-i yazmaya başlıyor. Kendisine felç geliyor ve ayakları tutmuyor. Bu halde iken yine Kaside-i yazmaya devam ediyor. Bir gün, rüyasında Peygamber Efendimiz (sav)’i görüyor. Peygamberimiz (sav) O’na “Ya imam! Benim için yazdığın kaside-i oku diyor. İmam Buseyri, kemâli edeple kaside-i okuyor. Şu beyte kadar geliyor:
İmam Buseyri sukût ediyor. Peygamber Efendimiz (sav) “Ya imam kasidenin devamını söyle.” Buyuruyor. İmam Buseyri “Ya Rasûlallah! Bu beyte kadar yazdım.” Diyor. Peygamberimiz (sav); “Ya imam! Şöyle yaz buyuruyor:
Peygamber Efendimiz (sav), İmam Buseyri’yi mübarek eliyle mesh ediyor. İmam-ı Buseyri. Uyanınca felçten kurtulmuş ve şifaya kavuşmuş olduğunu görüyor. (17) Gönlü ferah ve sürûr içinde sabah namazını kılmak üzere camiye gidiyor. Yolda büyük âlim şeyh Ebu’r-Recâ (rh) hazretleri ile karşılaşıyor. Şeyh Ebu’r-Recâ, İmam Buseyri’ye; “Ya İmam! Rüyada Rasûlullah (sav)’e okuduğun kaside-i bana da okur musun.” Diyor.
Yine O’na aşık olan Konyamız’ın manevi büyüklerinden Ladikli Hacı Ahmet Hüdai (ks) hazretleri bir gece, O’nun aşkıyla yanıp ceylan dağlarına çıktığında, gönülden gelen bir ilhamla şu beyitleri söylüyordu:
Muhammed Nûrunu gördün mü dağlar,
Vadîler sahralar âh çeker ağlar.
Şehidler yâresin Hûriler bağlar,
Gecelerde doğar Nûru Muhammed.
* * * * * * * * * * * * * * *
Hakîkat’ın Nûru bu kalbe vurdu,
Mevlâm, Mevlâm diye kıyama durdu.
Ol Nûrun ziyası nereye vurdu,
Gecelerde doğar Nûru Muhammed.
* * * * * * * * * * * * * * *
Bu vesile ile Kutlu Doğum haftasının tüm İslam alemine ve tüm okuyucularımıza hayırlar getirmesini niyaz ederim. Selam ve Dualar!

Ali Galip Doğan / İrşad Vakfı Başkanı
Aligalib-dogan@hotmail.com
----------------------------------------
 1- Buhari, menâkıb 23.
 2- Mesnevi, c.5, s.1884.
 3- A. Azzam, Rasûl-i Ekrem’in örnek Ahlâkı, mtc. H Karaman, 46.
 4- İbn Mâce, Et’ıme, 33.
 5- Buhari, Edeb 90; Müslim, Fezail 70.
 6- İbn Mâce, Nikah, 6; Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.10.
 7- Buhari, Et’ıme, 21; Müslim, Eşribe, 187.
 8- Ebu Davud, Edeb, 119-120.
 9- Müslim, Fedâilu's-Sahabe, 75.
 10- Buhari, Et’ıme, 2.
 11- Tirmîzî, Şemail, İst. 1300, s.57.
 12- Yusuf b. İsmail en-Nebhâni, el-Fethu’l-Kebir, Beyrut, ts, 1, 25.
 13- M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, c.7, s. 102.
 14- Tirmizî, Menâkıb 19.
 15- Ahmed, Müsned, 2 / 381.
 16- Buhari, Edeb 91.
 17- İmam-ı Buseyri, el'kasidetü'l bür'e, dersaadet bas, şirketi sahafiyye'i osmaniyye matbaası, s.6-7.
Bu yazı toplam 7411 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.