1. YAZARLAR

  2. Hüzeyme Yeşim Koçak

  3. Konyalı bir münevver Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay (2)
Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

RENKLER
Yazarın Tüm Yazıları >

Konyalı bir münevver Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay (2)

A+A-

HAKKINDAKİ BAZI GÖRÜŞLER

Hilmi Yavuz:

“..Bolay’ın 1961 yılında, Ord. Prof. Hilmi ziya Ülken’e sunduğu lisans(Üniversiteyi bitirme) tezi düzeyinde bir akademik çalışmanın, bugün (elbette bazı istisnaları dışında) bırakınız yüksek lisansı, hatta doktora tezi düzeyinde yapılabildiği, hatta yapılabileceği şüphelidir.” (Bir Kitap ve Bazı tespitler, Zaman, 21.11.2004)

Prof. Dr. Necmeddin Tozlu:

“Süleyman Hayri Bolay, “Türkiye’de daha doçent olmadan bir ilke imza atar. Büyük bir ihtiyaç olarak hissedilen ‘Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü’ bu bağlamda yazılır. Eser alanında önemli bir boşluğu doldurması yanında kendi dünyamızın kavramsal yapılanımı da gündeme getirir.(…) terk edilen koparılan felsefe geleneğimiz yeniden kurma çabası içerir(…) bu dünyaya bu geleneğe kapılar açar, farklı bakış açıları getirir.”( Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay armağan kitabı, Gazi Kitabevi, Ankara, 2005)

Alâddin Korkmaz:

“O, tam ve kâmil mânâsı ile bir ‘hoca’, bir fikir ve aksiyon adamıdır.(..) Bence en belirgin özelliği ‘insan yetiştirme’ de gösterdiği olağanüstü yetenektir. Yani o büyük bir eğitimcidir.”

Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu:

“Bir ülkenin çıkarlarını, en başta bütün devlet adamları, bilim adamları ve sanatçılarının savunmaları beklenir. Oysa bugün bunun böyle olmadığı bir gerçektir. Çünkü kendi ulusunun çıkarları yerine başka ulusların çıkarları için çaba gösteren bireylerin sayısı bir hayli artmış görünmektedir. Bu sebeple bugün, ulusal çıkarlarımızı gözetecek, ulusal düşünceye sahip aydın tipine her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu kanısındayım. İşte bunlardan biri de Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay’dır. O hayatı boyunca ulusal çizgide yer almış ve bunu bugüne kadar sürdürmüştür(…)

Hoca’nın ulusalcı olduğunun bir başka kanıtı da, sinema yönetmeni Halit Refiğ’in kendisi hakkındaki sözleridir. Halit Refiğ, Kasım 2000’de Üniversitemizde verdiği ‘Ulusal Sinema’ konulu konferansında Prof. Bolay hakkında şunları söyledi: ‘Yabancı filmlerin piyasamızı işgal etmek için çaba gösterdiği fakat yerli sinema sanayimizin direndiği 1970’li yıllarda, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, yazdığı mektuplarla ulusal sinema konusunda beni cesaretlendirip desteklemiştir, kendilerine huzurunuzda şükranlarını sunmak isterim.”

Doç. Dr. Tahsin Görgün:

“Bolay’ın son dönemlerde ilgisini yönelttiği alan yakın (Tanzimattan sonraki) ve uzak (Osmanlı Düşüncesi) geçmişi ile Türk düşüncesi olmuştur. Özellikle Osmanlı düşüncesi alanındaki çalışmaları, şimdiye kadar Osmanlı dönemini ilimsiz ve fikirsiz bir dönem olarak tanıma ve tanıtma eğilimine karşı, bu alanı, tam da Bolay’ın işaret ettiği anlamda bir keşif gayretidir. Bu gayretlerde iki cihet özellikle dikkat çekmektedir: Birinci cihet, genel anlamda bir Osmanlı düşüncesinden ne anlamda bahsedilebileceği noktasında ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede Bolay genel felsefe meseleleri ve felsefe tarihi perspektifinden bakarak Osmanlı Düşüncesini ele almaktadır. İkinci cihet ise daha çok tek tek düşünürlerin günümüze ulaşmış olan eserlerinde dile getirilen felsefe meseleleri ve bunların ele alınış şekli olmaktadır. Her iki cihetten de bu alanla ilgili ilk denebilecek çalışmaları yapan Bolay’ın, bu alandaki çalışmalara sadece hoca olarak değil, bunun ötesinde bir fikir tarihçisi olarak öncülük ettiğini söylemek mümkündür.

Yine yöneldiği diğer bir mesele ise çağdaş Türk Düşüncesi’dir. Bu noktada Bolay, birçoklarının düşündüğünün aksine milleti sadece geçmişte değerlere sahip olan ve günümüzde hakkında konuşulmaya değer bir şeyler üretememiş olarak görmeyip, milleti, günümüzde sahip olduğu, özellikle fikri değerleri ve fikir adamları ile de tanımak gerektiği tezinin tecessüm ettiği çalışmalar yürütmüştür. (…)

Bolay’ın son zamanlarda daha fazla ilgilendiği Türk Düşüncesi, ilginç bir şekilde Türkiye’de üniversitelerin çoğu felsefe bölümlerinde söz konusu bile edilmemektedir. Bu yönden Türkiye’deki üniversitenin, kendi millî düşüncesini felsefe araştırmalarına konu etmeyen ‘istisnai’ ülke olma özelliği çerçevesinde bakıldığında, bu istisnaî veya ‘sıradışı’ durumun hakikaten arızî olduğu ve Bolay’ın çalışmalarının bilfiil işaret ettiği cihetin, Türk Üniversitesinin geleceği olduğunu söylemek mümkündür. (…)

Bolay’ın bütün gayretinin milleti muhafazaya ve millî kültürü geliştirmeye yönelik nitelikli bir felsefî gayret olduğunu söyleyebiliriz.  Bolay’ın çare olarak teklif ettiği şey, büyük ölçüde bizzat kendisi tarafından tahakkuk ettirilmeye çalışıldığı gibi, günümüz Türk Düşüncesinde benzer gayretlerin mevcudiyetinin, hem bu teklifin hakkaniyeti hem de tesiri hususunda yeterli bir fikir vereceğini söyleyebiliriz. Bu yönden Bolay milletin bir düşünürüdür ve bu vasfı ile aynı zamanda millî bir hüviyet arz eder.” (Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay armağan kitabı, Gazi Kitabevi, Ankara, 2005)

 

***

BİR KAÇ HATIRA

Hatıralar bazen aslî bir muhabbetten izler taşır:

“Ben 1967 Şubatında, Ordu Perşembe Öğretmen Okulu’ndan Ankara İmâm Hatip okuluna tayin oldum. O sene ocak ayı ramazandı. Bir gün iftara yakın Kur’ân okurken duâ ettim: ‘Yârab! Bana bu senin kelamını anlamayı ne zaman nasip edeceksin?’ dedim, gözlerimden yaş geldi. Hacet kapısı açıkmış. İki hafta sonra fakültedeki bir asistan arkadaşım Mehmet Maksudoğlu, telgraf çekti: ‘Bağdat bursları açıldı,  müracaat et’  diye. Ben de: ‘Askerlik mâni mi?’ diye bir telgraf çektim. ‘Mani görünmüyor, gel, müracaat et.’ diye bir telgraf daha geldi. O ay içinde benim “Türkiye’de Ruhçu-Maddeci Görüşlerin Mücadelesi’ adlı kitabım Hilmi Ziya Bey’in takrizi ile yeni çıkmıştı. Bu kitap çok yankı uyandırmıştı. Bu kitabı alıp okuyan merhum ve mağfur Fethi Gemuhluoğlu adında tasavvuf neşvesi tadmış bir güzel insan bana küçük bir mektup göndermiş. Kitabı övüyor, bunun aynıyla bir cihat olduğunu söylüyor ve ‘emrinizdeyim’ diyor Ankara’ya gelince doğru ona gittim. Beni öğretmenlikten atmak için bakanlığın ve müfettişlerin elinden koparıp beni Bağdat’a gönderdi. Ankara’ya gelince bakanlıktan öğrendim ki beni Ankara İmam Hatip okuluna tayin etmişler. Hemen eşyayı toplayıp geldim ve vazifeye başladım.(…)

“…o sene lutf-i ilâhî ile Bağdat’a gitmek nasip oldu. Orda iki ders yılı geçirdik.(…) Böylece Arapçayı biraz ilerletmek imkânı bulduk.” Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2008, sayı: 22)

“1989 senesinin Mayıs ayında Türkiye Diyanet Vakfı’nın mütevellî heyeti bana yayın kurulu kurma vazifesi verdi. Ayvaz Gökdemir de vardı o zaman. Tecrübeli bir insandır. Beraber program hazırlarken, dedim ki: Bir hafta ihdas edelim. Orada hem Peygamber Efendimiz anlatılsın, hem de günün meseleleri tartışılsın.’ Kabul gördü. O sırada İzmir’deydim ben. Arkadaşlar dört tane isim belirlemişler. Nihai seçimi bana bırakmışlar.

Ben de ‘Kutlu Doğum’ ismini seçtim. Böylece Kutlu doğum Haftası kutlanmaya başladı. O sene çok dolu bir hafta yaşandı. Hemen ertesi sene Ankara dışında da kutlamaya başladık Kutlu Doğum’u. Programı zenginleştirdik.

O zaman bir hafta içinde iki binden fazla konuşma yapılıyordu. İki-üç sene içinde, en ücra köylerden konuşmacı talepleri gelmeye başladı bize.

Sonra, Millî Eğitim’le işbirliği yaparak bilgi yarışması düzenledik. Milli Eğitim müdürleri hazırlık komisyonlarında görev aldılar. Yarışan öğrencilere kitap dağıttık, para verdik.

Emniyet de bizden kitap talep etmeye başladı. O yıllarda bütün Türkiye’de 8000’den fazla lise ve dengi okul yarışmaya iştirak ediyordu.(…) Yeni Münacaat, Na’t yarışmaları, manzum çocuk duası, çocuk ilahileri ve şarkıları, güfte ve beste yarışmaları düzenledik. Na’t ve münacat yarışmalarının neticelerini kitap haline getirdik.” ( Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ile “Hayatı ve Çalışmaları” üzerine, konuşan: Lütfi Arslan; Yeni Nesilleri İnşâ Eden FİKİR ADAMLARIMIZ 2, Erkam Yayınları, 2009)

Bazı isimler saygıyla hatırlanır; çünkü şahsiyetli bir duruşun izlerini taşır:

“Erol Güngör, Allah rahmet eylesin, büyük mütefekkir ve bir bilim adamıydı; Konya’ya 1982’de rektör tayin edilmişti. 8 ay sonra da vefat etti. Benim yakın arkadaşımdı. Askerliği beraber yaptık vs. Şimdi bakın bu rektör oldu. Hemen arkasından işte Cumhuriyet gazetesiydi, Hürriyet gazetesiydi vs. gibi bir takım gazeteler, her gün onun aleyhinde yazılar yazdılar. 8 ay yazdılar. Erol Güngör’ün bir kitabından bir cümle alıyorlar, işte bu Atatürk düşmanıdır, bu Doğramacı’nın tayin ettiği inkılab düşmanıdır, Cumhuriyet düşmanıdır vs. Askeriye veya bir takım Yargıtay üyeleri vs. bu gazeteleri okuyor. Bunlar tabii takmış kafayı. Bir değil, iki değil, beş değil. Erol Güngör de İlahiyat Fakültesi dekan vekili olarak beni oraya çağırdı. Ölümünden bir ay önceydi. Dedim ki: ‘Her gün senin aleyhinde yazı çıkıyor. Çarpıtıyorlar, doğruyu yanlış söylüyorlar, bilmem ne yapıyorlar. Şahsen rahatsız oluyorum ve endişe ediyorum, seni buradan alırlar diye’ Rahmetli Erol Güngör, dünyaya hiç değer vermezdi. Sufî meşrepti o. Kalbinden rahatsızdı, açık kalp ameliyatı geçirmişti; rektörlüğü kabul etmesi, sırf hizmet etmek içindi. Önce burun kıvırdı, sonra dedi ki: ‘Benim meselem değil bu, beni hiç ilgilendirmez.’ ‘ Allah Allah ne demek yani, benim mesele değil, senden bahsediyorlar, senin aleyhine yazıyorlar. Peki kimin meselesiymiş?’ dedim. ‘Doğramacı’nın meselesi’ dedi. Şimdi bakın, bugün pek çok rektör, dekanlar, bölüm başkanları var, hepsi yerlerinde kalmak için kulis yapar falana, filana, yaranmaya çalışırlar, bilmem ne yaparlar. Çoğunda; ‘O Benim meselem değil, Doğramacı’nın meselesi!’ demek gibi bir dik duruş hiç yok. O: ‘Doğramacı, isterse görevden aldın beni, ben bu makamın varisi değilim ki, bu makam bana tapulu değil… İsterse de almasın.’ diye değerlendiriyor, böyle mühim bir meseleyi. Sekiz ay aleyhinde yayın yapıyorlar, kafasına takıp dert etmiyor. İşte böyle insanlar da var.” (Prof. Dr. S. Hayri Bolay İle Söyleşi, Haz: Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Dr. Vahit Göktaş, Dr. Sevim Yılmaz; Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2008, sayı: 22)

***

Seçkin çalışmalarına hararetle devam eden, en büyük hayali “Türk Düşüncesini”, “TANZİMAT’TAN GÜNÜMÜZE TÜRK DÜŞÜNÜRLERİ” isimli; Türk harsına ve tefekkür dünyamıza eşsiz bir armağan olan, içinde “Türk Dünyası” düşünürlerinin de yer aldığı, 5000 sayfalık,  abidevî bir eserle hayata geçiren; “gururumuz” Sayın Bolay’a, sağlıklı hayırlı, uzun bir ömür diliyoruz.        

Bu yazı toplam 6483 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.