1. YAZARLAR

  2. Abdullah Uçar

  3. Hz. Mevlânâ’nın Hayatı
Abdullah Uçar

Abdullah Uçar

DİNİMİZ TARİHİMİZ
Yazarın Tüm Yazıları >

Hz. Mevlânâ’nın Hayatı

A+A-

Mevlânâ Hazretleri Horasanın Belh şehrinde 20 Eylül 1207 yılında doğmuştur. Babası Sultanü’l Ulema Bahâeddin Veled, annesi Mümine hanımdır. Baba Bahâeddin Veled; devrin en güzide alim ve tasavvuf liderlerinden biridir. On binlerce insan O’nun ilim, irfan, sevgi ve muhabbet halkasının içine girmiş, O’ndan feyiz ve ilham almaktadırlar. Bazı münafıklar Harzemşah Sultanına:
“Bir gün adam senin tacını tahtını elinden alabilir. Kayıtsız şartsız itaat eden on binlerce insanı görüyorsun…” gibi sözlerle korkutunca, Sultan bir buluşmaları esnasında;
“Efendi hazretleri, bir ormanda iki aslan, bir beldede iki sultan olur mu?” diye sorunca, Mevlânâ'nın babası sultanın kaygılarını anlayıp, kısa bir hazırlıktan sonra, ailesi ve bazı dostları ile birlikte Bağdat, Mekke, Şam güzergahından Karaman’a gelip yerleşmişlerdir.
Her geçtiği yerde kendilerine, İslam aleminde bilinen, şöhreti duyulan birisi olduğu için büyük izzet ve ikram gösterilmiştir. Hatta her beldenin idarecileri, kendi şehirlerine yerleşmelerini ısrarla teklif etmişler ama, onlar Karaman’a kadar gelip oraya yerleşmişlerdir. Mevlânâ’nın annesi Mümine Hatun ve kardeşi Muhammed Alâaddin orada vefat etmişlerdir. Mevlânâ Hazretleri de, kendileri ile beraber Karaman’a gelen Şerafettin Lala’nın kızı Gevher Hatunla evlenmiş ve Sultan Veled ve Alâaddin isimli çocukları Karaman’da doğmuşlardır. Bu sıralarda Selçuklu başkenti Konya’da ilmi ve ilim erbabını çok seven, onlara iltifat eden Alâaddin Keykubat hüküm sürmektedir. Muhiddin Arabi, Sadrettin Konevî gibi güzide alimler, ayrıca Abbasi Halifeleri nezdinden gelen Şehâbettin Sühreverdî ve benzeri Ulemanın teşrifi ile Konya bir ilim ve kültür merkezi olmuştur. Bu alimler halkasına katılması için Sultan Keykubat, Bahaaeddin Veled'e davetiye göndermiş. Bu davet üzerine 7 yıl kaldıkları Karamandan ayrılıp Konya’yagelmişlerdir.
Karşılama esnasında, Sultan Keykubat bu büyük alime hürmetinden dolayı onun yanında atına binmeyip, yaya yürümek istemiş ama, Bahaeddin Veled’de buna katiyen müsaade etmemiş, Sultanı rica-minnet atına bindirmiştir. (1)
İki sene sonra Bahaeddin Veled vefat edince yerine oğlu Mevlânâ Celâleddin Rumi geçmiştir. İlim ve irfan meş’alesini taşımaya, etrafını aydınlatmaya, insanlara hak ve hakikati göstermeye başlamıştır. Çok büyük bir izzet ve itibar görmüş, birçok talebe yetiştirmiş, nâmı ve şânı her tarafa yayılmış, derslerine katılmak, manevi feyiz almak, O’nun mana deryasında sörf yapabilmek, aşk, muhabbet ve insan sevgisini anlayabilmek için her beldeden akın akın insanlar gelmiş, zaman zaman Sultanlar ve devlet ricali de derslerine katılmıştır. O’nun sayesinde, zaten Selçuklu devletinin başkenti olan Konya bir başka yönüyle de temayüz etmiş, ilim, aşk ve muhabbet yuvası haline gelmiştir.
Hz. Mevlânâ’ya dokuz yıl şeyhlik ve hocalık yapan Seyyid Burhaneddin, maddi ve manevi ilimlerdeki liyakatinin daha da artması içn Mevlânâ’yı Helep ve Şam’a göndermiş oralarda beş-altı yıl ilim tahsil etmiştir.
Hz. Mevlânâ Seyyid Burhaneddin’in vefatından sonra Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmış, bu iki Allah dostu insan bir birine öyle bağlanmışlar ve halvet etmişler ki, Mevlânâ bu buluşmadan sonra vazlarını, talebelerini, müritlerini, halkı ihmal edip, bütün zamanını Şems’le sohbet etmeye ayırınca, Şems aleyhine bir kamuoyu oluşmuş, her tarafta fitne ve dedi-kodu başlamıştır. Bunun üzirene Şems ansızın kimseye haber vermeden Konya’yı terk etmiştir.
Bunun üzerine çok üzülen, matem elbiseleri giyip kimseyle irtibat kurmayan ve sanki inzivaya çekilen Mevlânâ’dan halk ve müritleri özür dilemiştir. Mevlânâ’nın ısrarlı mektuplarla Şems'in geri gelmesini istemiş, gelmeyince oğlu Sultan Veled’i gönderip tekrar gelmesini sağlamış, fakat bir müddet sonra yine aynı fitne ve dedi-kodular başlayıp, hatta Şems’e karşı süikast bile tertiplenince Şems bir daha geri dönmemek üzere tekrar kaybolmuştur.
Bu ayrılık günlerinde Mevlânâ hasret ve iştiyak ile şiirler, rubailer, gazeller yazmış, semalar etmiş ve Şems’i bulabilmek ümidiyle başta Şam olmak üzere 4-5 defa doğu illerine seyahat etmiştir. (2)
Mevlânâ’daki dini ve tasavvufi düşüncenin kaynağı, af, müsamaha ve hoşgörüsünün temeli, hümanizm ve yaratıkları karşı olan sevgi ve muhabbetinin menşei, mebdei… Kur’an ve Sünnettir. Bunu: “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım…”, “Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde, öbür ayığımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” sözleriyle dile getirmeye çalışmıştır.
Kur’an-ı en iyi anlayan, hazmeden ve anlatan bir insan olarak çok sevilmiş ve hala çok sevilmektedir. Ölümünden asırlar sonra bile inanan-inanmayan, müslim gayri müslim… birçok insanın gönlünde taht kurmuş, adı dillerden düşmemektedir.
Hz. Mevlânâ dolu dolu geçen 76 senelik bir ömür neticesi, 12 Aralık 1273'de vefat emiştir. Her dinden, her mezhepten ve her görüşten birçok insan tabutuna yapışıp göz yaşı dökmüştür.
“Hz. Mevlanâ’nın cenazesinde mahşeri bir kalabalık vardır. Her dinden her cinsten on binlerce insan... Herkes Hazretin cenazesi bizim evimizden, bizim eşiğimizden, bizim sokağımızdan, bizim mahallemizden de geçsin diye, o kadar ısrar ederler ki üç tabut parçalanır. Toprağa verilmesi ancak 18 Aralık’ta mümkün olur...” (3)
Bugünkü Türbenin olduğu yere babasının yanına gömülmüştür. O zaman türbe yoktur. Hayatında “Gök kubbeden daha iyi türbe mi olur” diye türbe yapılmasına rıza göstermez ama Oğlu Sultan Veled zamanında Selçuklu Beylerinden Alameddin Kayser tarafından bir türbe yaptırılmıştır. (4) Bilâhare Gedik Ahmet Paşa tarafından bugünkü türbe bina ettirilmiş, (5) Daha sonra birçok ilâveler, tamirat ve tadilâtlar yapılmıştır. Yavuz dönemindeki bir tadilât esnasında Mevlânâ'nın üzerindeki sanduka yenilenmiş, eski sanduka babasının sandukasının üzerine konmuştur. Bu sandukanın boyu yükselince halk arasında bir hurafe yayılıp; “Mevlânâ vefat edip kabre konacağında Onun ilmine hürmeten babası kabrinde ayağa kalkmış” denmiştir. Mevlânâ soyunun medfun bulunduğu bu külliye,1926 yılında Müze haline dönüştürülmüştür. Yeşil Türbe veya Kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe-Yeşil Türbe) denen bu yapı Konya'nın sembolü haline gelmiş, her yerde Konya'yıyansıtır olmuştur.
---------
1- Nezihe Araz, Anadolu Erenleri, Özgür Yayınları, İst. 2000, s.442.
2- İslâm Ansitlopedisi, T. D. V. Y. c. 29, s. 443.
3- Yavuz Bülen Bâkıler, Arif Nihat Asya’nın Mevlevî Şeyhliği, Türk Edebiyatı Dergisi, Kasım 2004, Sayı 373, s.34.
4- Abdülbakı Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İst. 1952, s.130-134
5- Konya Tarihi, İbrahim Hakkı Konyalı,1965,s.27.

Bu yazı toplam 2643 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.