1. YAZARLAR

  2. Hüzeyme Yeşim Koçak

  3. Cennet Kadınları’ ndan
Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

RENKLER
Yazarın Tüm Yazıları >

Cennet Kadınları’ ndan

A+A-

Kadınlar özellikle de annelerden bahsettiğimiz şu günlerde, müstesna mevkilerdeki zirve kadınları, mukaddes valideleri hatırlamamak imkânsız.

Esasen edebiyatta da numune ve abide şahsiyetler sıkça gündeme gelir, konuya ilişkin çeşitli kitaplar çıkar, örnek almamız istenir. Herhalde okudukça yenilenir tazeleniriz.

Karmakarışık, kavramların alt üst olduğu, değerlerin, ahret boyutunun solduğu günümüzde, ne derece etkilidir bilemem ama önümde işte böyle bir kitap duruyor: Cennet Kadınları.

13 yazar kadın; Hz. Amine’den, Hz. Hatice, Hz.Aişe, Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Fatıma, Hz. Sümeyye, Hz. Hifâ, Hz. Rabia ve Hz. Fatıma Bintü İbni’l- Müsenna’ya uzanan cevherleri, doruktakileri anla(t)maya, tanıtmaya çalıştı.

Eda Bildek, Hüzeyme Yeşim Koçak, İpek Acar Sert, Ümmiye Yılmaz Erçevik, Alpnur Kahvecioğlu, Arzu Konan, Nur Dinçkan, Nilüfer Zontul Aktaş, Sevda Kıdeyş, Hazal Taş, Malak Mahya Gürses, Safiye Çetinkaya, Semra Meral yazdı; yine Eda Bildek derledi.

Bilhassa gençlerimize yararlı olacağına inandığım Cennet Kadınları, Paradoks Yayınlarından çıktı.

İyi okumalar dilerken; kitaptan, tarafımızdan yazılmış, tarihe geçmiş bir kadın velinin öyküsünü veriyorum:

İŞBİLİYE’DEKİ KULÜBE

            Uçar adımlarla yürüyor; ruhunda şiirler, cümbüşlü, galeyana gelmiş duygular geziniyordu. Bir lahza durakladı, derin bir nefes çekti.

İçi; hâlen hizmetinde bulunduğu, seksen yaşını geçmesine rağmen, bir güzellik nüvesi üstünde tazelenip duran, yüzüne dâhi bakmaya hayâ ettiği âşık ve arif hanımefendinin varlığıyla neşelendi.

“Ben senin manevî annenim ve dünyevî annenin nuruyum.” diye ona olan muhabbetini mühürleyecekti Fatıma bintü İbni’l- Müsenna.  Annesi Nur, toprak anasıydı; Fatıma ise ilâhî annesi.

Vaktiyle “Kutlu Annenin” iki talebesiyle birlikte yardımlaşarak, yapıp çattığı sazdan evin, yüce anlamlara bürünerek nasıl kâşaneleştiğini fark etti. Yanındaki, üzerine kol kanat germiş varlığı düşünemeden yürüyüşünü gayriihtiyarî yine hızlandırdı.

Etrafa karşı normal adam görüntüsü vermek, özkontrol neredeyse güçleşmişti.

Çünkü “O eve” sapan yolun bile, kalbini nasıl bir aşk velvelesiyle doldurduğunu, tepeden tırnağa ince aşkî bir sızının bazen takatsiz, bazen delice bir coşkuyla hükmederek, başını vurduğunu görüyordu.

 İşbiliye’deki sazlık kulübenin kapısı çalındı. Hürmetle boynunu bükmüş, orta boylu, iri gözlü, sarışın, dalgalı uzun saçlı genç ve zarafetiyle dikkat çeken, vakur bir kadın karşısında duruyordu. Anne ve oğlu, iki sevdiği, ille de oğul.

Bu yetenekli, parlak, göründüğünden çok öte bir istikbal vaat eden çocuk, kalbinin de -inkârsız- seçkinlerindendi.

 “Onun gibi birisini görmedim. O benim evime girince, bütün varlığıyla giriyor; dışarıda kendine ait hiç bir şey bırakmıyor. Evimden de giderken de bütün varlığıyla gidiyor; evimde kendinden hiçbir şey bırakmıyor.” diye diğer müritlerinden üstünlüğünü, vasıflarından sadece bir tekini dile getirmişti.

Fatıma, sesi titreyerek, yüzünü konuklarından kadın olanına döndü. Sevgisi öylesine yoğundu ve “cevheri”  öylesine sahiplenmişti ki, ziyaretine gelen gencin öz annesine, bir çeşit ihtarla, şu sözleri söylemeden edemedi:

“Ey Nur, bu çocuk benim oğlumdur, senin de baban. Kesinlikle iyi davran ve sakın itaatsizlik etme!”

Getirilen hediyeler, kulübenin uygun bir köşesine bırakılmıştı. Evin yoksulluğu, Nur Hanım’ın gözlerini yaşarttı. Muhiddin, İşbiliye halkının da zaman zaman, kapısının önüne ihtiyaç maddeleri bıraktığını söylemişti.

Paylaşılamayan oğul; yalnızlığını, muhtaçlığını görünce, bir gün dayanamayıp sormuştu:

“Yaşlısın valideciğim. Hiç mi yardımcıya ihtiyacın yok. Yemeğini, ihtiyaçlarını kim karşılar?”

Büyük bir tevekkül ve teslimiyetle cevap verdi:

“Allah bana kâfidir.”

Fatıma şimdi Kur’an okuyor, misafirleri huşuyla dinliyordu. Bir yangını, çetin bir hamuleyi taşıyan sesi dalga dalga mütevazı odaya, eşyaya siniyordu.

Bazen okuduklarının, güzel amellerinin bir “ikram, bir “lütuf” ve Rab’le hususî bağlantısı gereği tecessüm ettiğine, bedenleştiğine şahit oluyordu.

Ve biliyordu ki Mübarek Kadın isterse, çoğu dileği yerine gelecek, duaları mutlak kabul görecekti. Ama arzulamıyordu.

Aşk merkezi, güzergâhı yeterdi. Hiçbir nimet araya giremez, Sevgili’yle münasebetini engelleyemezdi.

Özel, dile getirilemez, sığ ve düz akıllı kişilerin kolay anlayamayacakları hararetli bir ilişkiydi Hak’la yaşadıkları. Şaşılıp kalınır, dil soluk kesilirdi.

Fatıma Anne, günün devamında açılan sohbeti sürdürdü:

“Allah’ı sevdiğini söyleyen fakat O’nunla ferahlamayan kimseye şaşıyorum. Halbuki Tanrı o kulun müşahede ettiği Varlıktır;  o kulun gözü her gözde O’nu müşahede etmektedir. Bir an bile gözünde kaybolmaz Tanrı.

Bu gibi insanlar hep ağlarlar. Fakat nasıl olur da ağlarken O’nu sevdiklerini iddia ediyorlar?  Hiç hayâ etmiyorlar mı, utanmıyorlar mı? Âşık, insanların Tanrı’ya en yakın olanıdır. O halde kime ağlasın ki. Bu harika bir şeydir!”

Sözlerini dikkatle dinleyen, sevgili çocuğa dönerek sordu:

“Öyle değil mi yavrum.”

“Çok doğru anneciğim.”

Dostu,  bunca kulu arasından tercih etmiş ve velileri arasına almıştı.

“Ben kimim ki Rabbim benim gibi gafilleri, kulları arasından seçip, Kendine sıkıca bağlıyor.” diye sürura gark oluyordu.

Âşıkta gam keder elem tasa kasvet ne gezerdi. Kara(msar) halk, hüzün hastalığına meylederdi. Vallahi gönül Allah’la şen şakrak, mest, neşveyle gezerdi.

Mübarek hatun düşündükçe kendinden geçiyor, içi içine almaz olup, hareketleniyor; o zaman def çalmaya başlıyordu.

Sevgiliye kavuşan bir nazlı için defİNE uzanırdı. Bazen Efendimiz (S.A.V.) karşılarken duyulan sevinçle ve bazen de Allah’ın güzel isimlerini anarken.

Her ismi anarken dünya ağırlıkları, kirler dökülüverirdi; dünyanın yüzü ışıldar, biraz gülerdi. Defin darbeleri, saadetinden hisselenirdi.

Aşkın müziğiyle, sevda birleşir; içinde şeyda bir bülbül parelenir, zamanı yırtar çıkar;  mavilik, yeşillik ve güllüklerde oynaşmaya başlardı.

En sevdiği üstatlarından biriydi ve üzerinde etkisi büyüktü. Çağların, sözleriyle yıkanmasınaysa henüz vakit vardı.

Seneler sonrasında, deryalara dalıp:

“…Nice sırlar var bunda nice nurlar var pırıl pırıl parlayan                                          

Ne yüce sırlardır bunlar Gök kervanlarınca ona taşınan

Benim gönlüm için ya da gönlü olanlar için

Tıpkı benimki gibi bilginlik ve bilgelik şartlarına sahip

olanlar için

Bu bir sıfattır; öyle kudsi ve öyle ulvi ki

Sıdk’ımdan dolayı gösteriyor derecemi

Öyleyse ey okuyucu, zahirine bakıp da sakın aldanma

Zorla kendini; çalış çok, batını ara, sırları yakala

gibi hikmetli şiirlerinde, zamanları zenginleştiren mirasında Fatıma bintü İbni’l- Müsenna’nın da payı fazlaydı.

Genç Muhiddin-i Arabî, onun hizmetkârı olmakla tarifsiz neşeler duyuyordu.

Hakkında “âlemlere rahmet” ifadesini kullanmaktan kaçınmayacaktı.

……….

KAYNAKLAR

Claude Addas, Kibrit-i Ahmer’in Peşinde, Çev: Atila Ataman, Sufi Yayınları,  İstanbul 2010

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İbn Arabî, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995

Mahmut Erol Kılıç, ŞEYH-İ EKBER İbn Arabî Düşüncesine Giriş, Sufi Yayınları,  İstanbul 2009

Ömer Lekesiz, Sevgilinin Evi, Selis Kitaplar, İstanbul, 2006

Bu yazı toplam 6408 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.