Aslı Duruk Birpınar

Aslı Duruk Birpınar

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Bahar aşkına

A+A-

Cefanın sefası ne ise, kışın da ilkbaharı, o değil mi? Geçirilmek değil, kolayca geçirilen değil ama atlatılan, bin bir zorlukla atlatılan o zehir gibi zemherinin, kurşuni kara kışın; tüm o, dökülesiye diş sıkıp tahammül edişlerin karşılığı, süt dişleri ve ödülü, “işte ancak bu kadar renkli, cümbüşlü, gösterişli, işveli ve edalı olabilirdi” derim, her mart ayında! Hem, nisan ve mayıslarda. Onun, martın, kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırışı falan ise, bir maşuğun, seve isteye çekilen nazından başkaca bir şey de değildir, ayrıca. Aksine, kapılarda karşılarım ben baharın geliş, teşrif ve teveccühünü. O kazmalar, kürekler, hatta evdeki tüm mobilyalar bile feda olsun, onun verdiklerine ve ilerleyen kısa zaman içinde de vereceklerine. Eh, ‘Kışın cefası ne ise, baharın sefası,  en az onun kadar, hatta ondan daha fazladır, azizim!’ Öyledir.


İnsana verilen en neşeli, eğlenceli ve mis kokulu derslerden, ibretlerden birisi de değil midir aynı zamanda, baharların bu gelişi ve yeryüzü tahtlarına kuruluşları? E düşünsenize, ortada, hemen geride bırakılan, koskoca bir kış mevsimi var! Kırılan dallar, donan hayvanlar, iç organlarına kadar titreyen insanlar, hastalıklar ve mikroplar, var. Ölüm gibi, bitiş gibi, doğanın insana karşı açıp da, her zaman kazandığı bir savaş gibi… Tüm bu yıkımın ve mağlubiyetin ardındansa, ağaç köklerinin, yer altından, el altından, hiç gösterip sezdirmeden, meğer aylar boyunca emip durduğu karı ve soğuğu, bir bahar dirilişiyle, o diriliş muştusuyla, insana hediye edişi var. Verilen erken bir meyve, derilen bir buket çiçek… Sadece bu kadar mı? Ölü kedilerin dirilmesi, kaçan neşenin, kaçtığı bünyeye hasretle koşup geri dönüşü, tutulan güneşlerin salınımı ve oksijene, yaşama doyuran o fotosentez panayırları var! Eh… Bahara aşık olmayanın gönül gözü, ya kördür ya da çok çok ileri derecede bozuk! İbrettir dolayısıyla bahar, bu yönü ve nurlu, güzel yüzüyle. Hediyedir, ödüldür, sabrın sonundaki selamettir.


Kırılan dallar mı demiştik, az önce? Her nasılsa ve her seferinde, ya, taptaze bir sürgün, ya da, o ağaca gizlice, öyle ki, bir illizyonun çözülmezliği ve sırrıyla hediye edilip eklenen yeni dallarla onarılıp, çoğaltılan ağaçların… onların üzerlerinde, bir baharın patlayışı, havai fişeklerin yerine, gösterişli ve işveli çiçeklerin renk renk tomurcuklanarak… öyle yaparak, gözlere ve burunlara sunduğu pembe, beyaz; esans yapımcılarının öykündüğü rayihaların ve sayesinde sevilenlerin betimlendiği festival, panayır ve bayram yerinin gözlere yerleşip gönüllere düştüğü… uzun süredir, sobaların ve eldivenlerin ancak ısıtabildiği avuç içlerinin nemlenip canlanması ve birbirlerine sevinçle çırpılması gibi… İşte, kırılan o dallardan, doğanın, sırf yüce gönüllülüğü yüzünden, buna hiç ama hiç mecbur olmasa da dilediği özür, gönül alması, yanak okşaması ve ona bir aşk öpücüğü kondurmasıdır, ilkbaharlar. Budur. Cefaların sefası; aralıkların martı, ocakların nisanı ve şubatların mayısları, gibi... ( kaldı ki, şubatlar biraz da bizden, bahardan yanadır aslında)
Neyse.


Düzülecek öyle çok övgü, söylenecek öyle çok söz var ki, baharın, bu aşkın ve bayramın hakkında… Lakin “Aşk, kağıda yazılmıyor” işte! Eh, “Aşk deyince, kalem elden düşüyor Mihriban”. Yazamadım da zaten, farkındayım. Düştü kalemim, elimden. Cümleler, hep düştü. Ne yaparsınız, ne bir konu bütünlüğü ne de örgüsü kalıyor geriye, kapıyı çalan o iken. Kapım yine çalınıyor, şakıyor da… Kapı değil, bülbül mübarek! Ya da… Eteklerimde çalan zillerin; zilli bülbüllerin tutturduğu neşeli melodi midir yoksa yüreğimde bu çınlayan? Bilemedim ki! Gerçi… Gönlümü bir aşkın telaşı, uzunca bir hasretin vuslatı sarmışken, bu ses, bu tını, olsa olsa marttır; bahar, güneş ve hayattır!

Bu yazı toplam 1143 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum