1. YAZARLAR

  2. Aslı Duruk Birpınar

  3. Acı dil, delik ve geri kaçan yılan
Aslı Duruk Birpınar

Aslı Duruk Birpınar

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Acı dil, delik ve geri kaçan yılan

A+A-

Savaş değil; baş kesen, vezir değil; rezil eden o baş belasından; dilden bahsedeceğim kısaca, bu yazıda. Baş belası demek de doğru oldu mu şimdi, bilmem gerçi... Çünkü onun, dilin, kazara, bir bela açan densizliği ve patavatsızlığından değil, gayet bilinçli bir kullanımından; kalpteki kötü niyetin, ağız içindeki bu kemiksiz elçiliğinden ve sözcülüğünden dem vuracağım, daha çok.

İçteki niyete bağlı olarak, o, her yöne dönen dilin kıblesi ve ibresi şeytanlara meyletmişken… Ve insan, onlara, o melunlara olan kulluğunu, eksiksiz şekilde, tüm dünyaya sunup göstermek niyetindeyken…

**

O niyet, ‘şeytan rızası’ için bir kez edilmişken, yani… Bir ifa ve ifadesini mutlaka bulan dilin, kötü sözün ve art niyetin, o iğneleyici ve kırbaçlayan; sert, soğuk ve adeta somut bir acıyla acıtan yönünden, nasibini hiç almayan var mı, sanki? Yok ki… Ayazda bırakıp donduran, mahzene tıkıp kırbaçlayan dilden bir kaçış yolu vardı da, biz mi bulamadık, sahi?

Yok, o da yok! Bundan bir kaçış ve kurtuluş yolu da olmadığı halde… Bir şekilde ve bir sebeple insan içine; sadist diller diyarına çıkmak, hayatın, neredeyse bir vazgeçilmezi ve gerekliliğiyken, ya çok cesur ve güçlü olunmalı, ya da, gizli iç kanamalara karşı duyarsız, hatta belki de razı… Sanırım, böyle bir şeyler olacak, bulunacak o cevap. (Yazının sonunda, bu kısma tekrar dönmek üzere devam ediyorum, şimdilik).

**

Şeytanların, kaçak ya da tapulu, gündüz ya da geceleri konup konuşlanmayı, mesken tutup barınmayı en sevdikleri vücut bölgelerinin, yani dillerin, dedik ya, onların kıbleleri ve ibreleri kötüyü ve kötülüğü gösterdiği sürece… “İnsan içine çıkmak” diyorum, “Çok ama çok büyük bir gözü karalıktır... Bazen tüm gözü, kapkara bir bebeğin –göz bebeğinin- kesmesi gereken, eli bıçaklı, büyük bir çılgınlık ya da cinnet… İnsan içine çıkmak, evvela bunları gerektirir”. Şeytanın emrine sunulan dillerin altındaki zehirli baklalar, o diller döndükçe, çakıl taşları gibi, ağızlardan fırlayıp, kaş göz yarıyor, çünkü. Şeytana adanan o kulluğun icabı, gayet niyetli ve gönüllüce verilen bir kullanım hakkından söz ediyoruz, üstelik. Zorla da değil!

**

Bu arada merak etmeyin, tüm bunlar yazılırken, fonda bir arabesk müzik falan da çalmıyor. Kendine acıyan hallerin o mazoşist zevki yerine, icaplarına bakılması gerektiğine inananlardanım, zira. Bahsi geçen iç kanamasına pansuman olabilecek ama pansuman da olmayan, yani, geçici olmayan, gerçek ve kalıcı bir çözüm getirmek gerekirse… Ağızdan tıpkı bir taş gibi fırlayıp yaralayan o dil altındaki baklalara, ufak bir aşçılık ve onları haşlayıp yumuşatma adına… Biraz katı kalpliliktir sanırım o çözüm, o aşçılık ve yumuşatma. Yukarıda anılan o duyarsızlık, hani… İsabet ettiği katı kalpte, -bu katılık karşısında- mecburen biraz eriyecek, pişecek, acılığını zamanla yitirip, bünyeye bu az acılı ve az da olsa eriyip pişmiş haliyle sirayet edecek sözler, bu halleriyle, ‘gerçek sahiplerine(!)’ daha fazla kulluk sunamayacaklardır. Bahsi geçen kıbleyi ve ibreyi biraz eğip, bükmeli yani. Zehirli dillerin zehrini ve acısını, ancak bu şekilde biraz alabilirsiniz belki; kalbinizi katılaştırarak…

**

O değil de, “Bir kalp, nasıl katılaştırılabilir peki?” diye soracak olursanız… Derim ki, “Herhalde onun sıvı oranını azaltmalı; kanını…” Yani, daha az atmalı bir kalp… Çok daha az atmalı sizi, insanların arasına ve içine. Bir nevi kaçış, bir nevi inziva gibisine! Sonuçta… Acı dil, yılanı bile deliğine kaçırıyor.

 

 

Bu yazı toplam 1192 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum